BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Home » Internatıonal News » Haber Bülteni: 4-11 Eylül arası dünya haberleri:

Haber Bülteni: 4-11 Eylül arası dünya haberleri:

 

Haber Bülteni

Basından Seçtiklerimiz: 4-11 Eylül arası dünya haberleri:

– FBI Direktörü: IŞİD yenilse de terör tehdidi sürecek  (09.09.2016 – BirGün)

FBI Direktörü James Comey, IŞİD’in Irak ve Suriye’de yenilgiye uğrasa da, dünyayı ve özellikle Batılı ülkeleri bir süre daha tehdit etmeye devam edeceğini söyledi.

Washington’da düzenlenen bir konferansa konuşmacı olarak katılan Comey, “Halifeliğin yok edilmesinin etkisiyle tehdit bir beş yıl daha devam edecek. Yok edilen örgütün parmakları arasından savaş alanında ölmeyecek katiller geçecek ve dışarı çıkacaklar” dedi. Irak ve Suriye’de yenilgiye uğrayana IŞİD’lilerin Batı Avrupa’ya giderek Paris ve Brüksel’deki terör saldırılarının yenilerini düzenleyeceğini tahmin ettiğini belirten FBI Direktörü, ABD’nin de benzer saldırılara maruz kalacağını kaydetti. (Sputnik Türkiye)

 

– CIA Başkanı: Suriye ve Irak bölünebilir (09.09.2016 – BirGün)

ABD’nin istihbarat teşkilatı CIA Başkanı John Brennan, Suriye ve Irak’taki devlet yapısının yeniden telafi edilemeyecek şekilde zarar gördüğü görüşünde.

ABD’nin istihbarat teşkilatı CIA Başkanı John Brennan, Irak ve Suriye’nin devlet yapısının telafi edilemeyecek şekilde bozulmuş olabileceğini söyledi.

Brennan, “Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün yeniden sağlanabileceğinden kuşkulu olduğunu” ve iki ülkenin de merkezi bir hükümet tarafından yönetilebileceğini tahmin etmediğini belirtti.

Brennan, “Suriye ve Irak’ın yeniden bir araya gelip gelemeyeceğini bilmiyorum” dedi.

West Point askeri akademisi tarafından çıkarılan ‘CTC Sentinel’ adlı yayın organına mülakat veren Merkezi İstihbarat Teşkilatı Başkanı Brennan, dökülen kan ve yapılan tahribat kadar etnik ve mezhep gerginliklerinin sürmesinin de iki ülkeye büyük zarar verdiğini, Suriye ve Irak’taki Kürt bölgeleri gibi birçok özerk bölgenin ortaya çıkabileceğini ifade etti.

CIA Başkanı, terör örgütü IŞİD’in iç savaşın hüküm sürdüğü Yemen’e sızmasıyla ilgili görüşlerini de dile getirdi. Brennan, IŞİD’in Yemen’de terör şebekesi El Kaide’ye bağlı gruplarla işbirliği yaptığını da sözlerine ekledi. (© Deutsche Welle Türkçe)

 

– Bölgeler savaşının galibi şimdilik Mirziyayev  (MUSTAFA K. ERDEMOL,09.09.2016 – BirGün)

Özbekistan’ın yeni Başkanı insan hakları sicili kötü bir siyasetçi. Valilik yaptığı dönemde bir öğretmeni ölümüne dövmesi de var.

Özbekistan Senatosu geçtiğimiz hafta ölen Devlet Başkanı İslam Kerimov’un yerine, 2003 yılından bu yana Başbakanlık görevini sürdüren Şevket Mirziyayev’i geçici olarak atadı. Geçici olması kalıcı olmayacağı anlamına gelmez, çünkü ülke anayasasına göre Devlet Başkanı görevini yerine getiremez durumdaysa Senato Başkanı bu görevi üç aylığına üstleniyordu. Şimdi buna gerek kalmadan bir atama yapıldığı için bu görevlendirmeye kalıcı gözüyle bakılabilir. Ancak, bölgeler ararası savaş durumu değiştirmezse. Çünkü bölgecilik Özbekistan siyasetini belirleyen en önemli unsur. Öyle ki Sovyetler Birliği döneminde de durum böyleydi. Semerkant (Kerimov buradandı), Taşkent, Fergana, Cizzak, Kaşkaderya, Harezm, Karakalpak bölgeleri arasında ciddi siyasi çekişmeler oldu hep. Bunların arasında Semerkant, Taşkent ve Fergana her zaman daha etkili oldu. Zaman zaman birbirlerini geçerek tabii. Örneğin Sovyetler döneminde önceleri Fergana etkiliydi. Daha sonra üstünlük Taşkent’ e geçti, özellikle Kruşçev döneminde ise Semerkant etkin hale geldi. Fergana’nın Sovyetler dönemindeki etkisini yitirmesinin nedeni günümüzde Özbekistan’da ciddi bir iç güvenlik sorunu haline gelen İslamcı örgütlerin yuvası olması.

Kerimov’un 27 yıl boyunca ülkeyi idare etmesindeki başarısı işte bu bölgeler arası çekişmeye son verecek akıllı bir politika izlemesiyle ilgili. Öyle ki kendi bölgesi Semerkant’ın tepkisini çekme pahasına devletin önemli kurumlarına yaptığı atamalarda bölgeler arası dengeye dikkat etti. Ölümünden sonra adı başkanlık için geçen güçlü adaylardan Rüstem İnayatov’u istihbaratın başına getirmişti örneğin.

Aileye çok yakın

İslam Kerimov’un ölümünden sonra yerine geçecek kişinin elini zayıflatmak için birtakım değişikliklere gittiği biliniyordu. Örneğin Başkanlık yetkilerini Başbakan’a ve Parlamento’ya bırakmıştı. Bu, yeni Başkan’ın Kerimov gibi “tek adam” olmasını engelleyecek bir durum. Öyle olup olmadığını göreceğiz tabii. Her ne kadar, bir dönem yerine hazırladığı, ülke içinde ve dışında bir hayli tartışmalı bir figür olan kızı Gülnara Kerimov’la arası sonradan bozulmuş da olsa, Gülnara dahil aile fertleri için ölümünden sonra koruyucu önlemler de aldı Kerimov. Çıkardığı yasalar uyarınca aile bireylerine dokunulmayacak örneğin. Bu açıdan, özellike Kerimov’un eşi Tatyana’ya çok yakın olan Mirziyayev’in seçilmesi ayrıca anlam kazanıyor.

Mirziyayev nasıl biri?

Çok sıcakkanlı olduğu söyleniyor ama emrindekilere sürekli hakaret eden bir yönetici olduğunu ileri süren çok kaynak var. 1996’dan 2001’e kadar Jizak, 2001’den Başbakan olarak atandığı 2003 yılına kadar da Semerkant Valiliği yapmış bir bürokrat yeni Başkan. Hakkındaki en korkunç iddia ise, ki insan hakları kurumlarınca dile getirildi bir çok kez, Valilik yaptığı dönemde Jiza’da öğrencilerin keten tarlasına çalıştırılmak için getirilmesini reddeden bir öğretmeni öldüresiye dövmesi de var. Kimi kaynaklar öğretmenin öldüğünü ileri sürüyor. Moskow Times’ın ortaya attığı bir iddia bu.

Mirzayev, Semerkant bölgesinden. Tarım politikaları konusunda uzman. 59 yaşında. Kerimov’dan sonra adı geçen ve serbest pazar ekonomisine inanan bir liberal olarak tanınan Oxford Üniversitesi’nden doktoralı Rustam Azimov’un, yönetimdeki “en eğitimli” isim olmasına rağmen Başkanlık’a atanmaması, ülkenin Kerimov’un çizdiği doğrultuda yönetileceğinin bir işareti sayılmalı.

 

– Avrupa’dan Yunanistan’a 115 milyon! (11 Eylül 2016 – Evrensel)

AB, Yunanistan’da bulunan sığınmacıların yaşam koşullarını geliştirmek gerekçesiyle ülkeye 115 milyon avroluk acil destek fonu verileceğini açıkladı.

BBC’nin haberine göre AB Komisyonu, Yunanistan’daki sığınmacıların yaşam koşullarını düzeltmek için sağlanacak 115 milyon avroluk desteklemenin insani yardım kurumları vasıtasıyla iletileceğini bildirdi. AB Komisyonu’nun İnsani Yardım ve Krizlerden Sorumlu Üyesi Christos Stylianides, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “AB Komisyonu sığınmacı krizini daha iyi yönetebilmek için Yunanistan hükümetiyle beraber çalışıyor. Yeni sağlanacak fonun amacı, Yunanistan’daki sığınmacıların yaşam koşullarını yükseltmek ve onları kışa hazırlamak” değerlendirmesinde bulundu.

EĞİTİM DESTEĞİ

Yunanistan’a sağlanacak desteklemeyle, sığınmacıların mevcut barınakları geliştirilecek, yeni tesisler inşa edilecek, altyapı ve kanalizasyon projeleri gerçekleştirilecek.

Ayrıca, sığınmacılara doğrudan ödeme yönetimi olarak kullanabilecekleri kuponlar dağıtılacak ve sığınmacı çocukların eğitime erişimleri desteklenecek. Öte yandan, AB bu yıl Yunanistan’a sığınmacılar için 83 milyon euro’luk kaynak sağlamıştı. Balkan yolunun kapalı olması nedeniyle Yunanistan’da 60 bine yakın sığınmacı bulunuyor. Bu sığınmacılar, terk edilmiş kışlalarda ve fabrikalarda ağırlanıyor.

 

 

– IŞİD militanı: Türkiye ile gizli işbirliğimiz vardı (10 Eylül 2016 – Evrensel)

Independent’ın Ortadoğu Muhabiri Patrick Cockburn’e konuşan eski bir IŞİD militanı, Türkiye ile gizli bir işbirliği yaptıklarını iddia etti.

The Independent’ın Ortadoğu Muhabiri Patrick Cockburn’e konuşan eski bir IŞİD militanı, Türkiye’nin örgütle işbirliği içinde olduğunu iddia etti. “Faraj” takma isimli eski militan, hem Cerablus’ta hem de geçen yılki Tel Abyad operasyonunda Türkiye’yle gizli bir anlaşma içinde olduklarını öne sürdü.

Gazete Duvar’ın çevirdiği habere göre gazetede makale, “IŞİD savaşçısı, grubun Irak’la Suriye’de yenilgi alsa bile yayılma planlarını ifşa etti ve Türkiye’yle gizli işbirliği iddiasında bulundu” başlığıyla verildi.

Patrick Cockburn, artık IŞİD için savaşmadığını ama örgütü hâlâ desteklediğini söyleyen Faraj’ın, Whatsapp üzerinden yapılan söyleşide Türkiye hakkında anlattıklarını şöyle aktardı:

‘IŞİD CERABLUS’TAN GİTMEDİ, SAKALLARINI KESTİ’

“Faraj, Türkiye’nin Suriye’de 24 Ağustos’ta başlayan askeri müdahalesinden söz ederken, o dönem yaşanan gizemli bir gelişmenin de açıklanmasına yardımcı oluyor. Türkiye tankları ve IŞİD karşıtı Suriyeli isyancı birlikleri Fırat Nehri üzerindeki sınır kenti Cerablus’a girerken, IŞİD onların geldiğini biliyor gibiydi ve direnmek için çaba göstermedi. Bu durum, IŞİD savaşçılarının biraz daha güneydeki Menbic’i, ana gücünü Kürt YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin saldırısına karşı savunurken ortaya koyduğu şiddetli direnişle keskin bir tezat oluşturuyordu. IŞİD, [Menbic’deki] kara savaşı ve Amerikan hava bombardımanı nedeniyle yaklaşık 1000 kayıp vermiş olabilir.

 

O dönem, IŞİD savaşçılarının Cerablus’tan bölgedeki diğer kaleleri olan el Bab’a çekildiği belirtilmişti fakat Faraj’ın başka bir açıklaması var. Şöyle diyor: “Türk tankları Cerablus’a girdiğinde, oradaki arkadaşlarımla konuştum. Esasında IŞİD Cerablus’u terk etmedi; sadece sakallarını kestiler.”

IŞİD ile askerlerden pazarlık: İyi çalışmışlar!

‘TEL ABYAD’DA SINIRDAN BİZE SİLAH VERDİLER’

Faraj’ın, geçen yıl YPG’nin IŞİD’den aldığı Tel Abyad’a dair de önemli iddiaları var.

IŞİD’in Suriye’deki başkenti Rakka’nın 96 kilometre kuzeyinde bulunan ve Türkiye’yle Suriye arasında bir diğer geçiş noktası olan Tel Abyad, örgüt açısından özellikle önemli bir tedarik rotası teşkil ediyordu.

2015 yazında, YPG güçleri ABD’nin hava desteğiyle doğudan ve batıdan ilerlerken Tel Abyad’ı kıskaca almış, IŞİD’in kenti savunmasını zorlaştırmıştı. Faraj o sırada YPG saldırısına karşı koyan 150 kişilik IŞİD gücünün bir üyesiydi. “Türkiye IŞİD’e çok destek verdi” diyor: “Mayıs 2015’te Tel Abyad’da olduğum sırada, sınır korumalarından hiç engelle karşılaşmadan çok fazla silah ve mühimmat aldık.” Bu, Kürtlerin uzun zamandır yönelttiği bir suçlamaydı ancak bir IŞİD militanı, kendisinin katıldığı bir savaşta Türkiye’nin IŞİD’le suç ortaklığına dair iddiaları ilk kez teyit ediyor olabilir.

Türkiye hükümeti yetkilileri IŞİD’in faaliyetlerinde herhangi bir suç ortaklığını veya Türkiye üzerinden IŞİD’e silah gittiğine dair suçlamaları ısrarla reddetti.

IŞİD düştü, AKP medyası karalar bağladı

‘ERDOĞAN, ARAP DİKTATÖRLERDEN İYİ’

Suriyeli Sünni bir Arap olan Faraj, hem Türkiye’yi hem Suriyeli Kürtleri eleştiriyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan hoşlanmadığını söylüyor ama “Arap diktatörlerden daha iyi” diye ekliyor. Aynı zamanda Erdoğan’ı, Kürtlerle sınırın Suriye tarafına saçılan bir ihtilafı sürdürerek ve IŞİD’i destekleyip Suriye’ye iterek “Suriye’yi yok etmekten” sorumlu tutuyor.”

Söyleşinin diğer bölümlerindeyse, Faraj adlı IŞİD’li, örgütün Suriye ve Irak’ta yenilgiye uğrasa bile Suudi Arabistan ve Kuzey Afrika’da canlanacağını öne sürdü. 30 yaşındaki IŞİD’li, örgütün Suudi Arabistan, Mısır, Libya ve Tunus’ta gücünü yeniden kazanmayı planladığını savunup, “IŞİD’in dünya çapında uyuyan hücreleri var ve bunların sayısı artıyor” dedi.

YPG, Tel Abyad’a girdikten sonra Türkiye’ye geçen bir IŞİD militanı gözaltına alınırken gülümsüyordu.

‘YPG TÜRKİYE’DEN KOMUTAN GETİRDİ’

Haseke’yle Qamişlo arasında bir Sünni köyünde doğmuş olan Faraj, IŞİD’in yabancı komutanları ve yabancı gönüllü savaşçılarıyla yerel halka baskı uygulayarak hata yaptığını düşündüğünü söyledi. Faraj, Suriyeli Kürtlere danışmanlık yapmak üzere Türkiyeli bir Kürt komutanın 2012-13’te YPG tarafından Suriye’ye getirilmesi sonrası benzer bir durumun Kürtler arasında da yaşandığını öne sürdü. (DIŞ HABERLER)

 

 

– NATO: Türkiye’deki mevcudiyetimizi artırdık (09 Eylül 2016 – Evrensel)

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Türkiye’deki mevcudiyetlerini artırdıklarını söyledi.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Ankara’daki temasları sırasında NTV’nin sorularını yanıtladı.

Stoltenberg, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin gelişmesinden memnun olduklarını söyledi.

Stoltenberg, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili şunları söyledi: “Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile darbe girişiminin ilk saatlerinde görüşmüştük Türk demokrasisine yönelik bu saldırıyı kınadığımızı, NATO ve Türkiye dayanışmasının altını çizmiştik. Türk halkının darbe girişi karşısında durmasını sokaklara dökülmelerini ve savunmalarını etkilenerek karşıladım. NATO’nun Türkiye’ye bu zorlu zamanlarda tam anlamıyla desteği mevcuttur.”

“Türkiye’nin IŞİD’le mücadele çabalarını memnuniyetle karşıladıklarını” da belirten Stoltenberg, “Türkiye’nin kendini savunma hakkı vardır. NATO ve müttefikleri koalisyon güçlerini destekliyor. IŞİD’e karşı mücadelede desteği sürdüreceğiz” dedi.

Stoltenberg ayrıca NATO’nun Türkiye’deki mevcudiyetini artırdığını belirtti.

 

 

– Donbass, Nazi işgalinden kurtuluşunu kutluyor (09 Eylül 2016 – Evrensel)

Donbass’ın Nazi Almanyası işgalinden kurtuluşunun 73. yıl dönümü kutlamaları başladı.

Okay DEPREM – Donetsk

Donbass’ın Nazi Almanyası işgalinden kurtuluşunun 73. yıl dönümü (8 Eylül 1943) anma ve kutlamaları bu yıl da, Lugansk ve Donetsk halk cumhuriyetlerinin (LNR ve DNR) farklı şehirlerinde tüm hafta boyunca kutlanacak. DNR’nin başkenti Donetsk’te etkinlikler günler öncesinden başladı. Bu kapsamda hafta başında Donetsk Ulusal Teknik Üniversitesinde (DNTU) özel bir buluşmaya imza atıldı.

KIZIL ORDU GAZİLERİ DE KATILDI

Moskova ve Donetsk ile Almanya’nın ‘Deggendorf’ ve İtalya’nın ‘Potentsa’ şehirlerinden İkinci Dünya Savaşı katılımcıları ve savaşı bizzat yaşamış kişiler; öğrencilerle birlikle ‘Savaş ve Bugün’ teması üzerinden interaktif bir oturum gerçekleştirdi. ‘Dünyaya Barış’ ve ‘Çatışmadan Barışa’ uluslararası kültür ve eğitim projesi kapsamında düzenlenen toplantıya, ‘Dünyaya Barış’ projesinin aktivistlerinin yanı sıra 2. Paylaşım Savaşı’nda bizzat Kızıl Ordu saflarında savaşmış ve bugün halen hayatta olan yaşlı gaziler de katıldı.

9 MAYIS 1945 RUHU ÖĞRENCİLERLE

Buluşma öncesi 90’lı yaşları çoktan geride bırakmış üç savaş gazisi gençlerle bir araya geldi. Harp anıları üzerine tam 27 cilt kitap kaleme almış İvan İvanoviç Kulaga, 1945’in 9 Mayısında Kızıl Meydan’daki meşhur zafer alayında bulunmuş Sergey Vasilyeviç Tarnavskiy ve de Donbass’ın kurtarılış savaşına katılan Yuriy İvanoviç Kononenko; savaşa dair hatıralarını paylaşıp, gençlere savaşın bıraktığı tecrübe ışığında bugünü aydınlatan dersleri anlattılar. Aynı sırada Moskova’da ise savaşın Berlin cephesi katılımcılarından Boris Mihailoviç Nemenskiy ile Rus Diplomatlar Birliği Başkan Yardımcısı, Eski Büyükelçi Valeriy Yevgenyeviç Egoşkin ekranın karşısına geçti. Telekonferansın diğer ucunda ise hem Almanya’da hem de İtalya’da faşist yönetimlere bizzat şahitlik yapmış yetişkinler, hem karşı tarafa yönelik sorularıyla hem de Rus ve Donbass başşehirlerindeki gruplardan gelecek soruları cevapladılar.

BARIŞI SAVUNMAK

‘Dünya barışını’ kuvvetlendirmenin sorunlarını tartışmak şiarıyla yola çıkan ülkeler arası interaktif buluşma amaçları şu şekilde kamuoyuna deklare edildi:

Yerküre çapında barışı korumak.

Yeryüzünün farklı bölgelerinde meydana gelen askeri çatışmaları sona erdirmek üzere barışçıl yollar aramak.

Halklar arasında karşılıklı iş birliğinin kilit noktalarını bulmak.

Var olan uluslararası çatışmaların barışçıl çözümü noktasında gençliğin aktif katılımını sağlamak. 1939-1945 yılları arasında cereyan eden olayları daha iyi tahlil etmek, halklar arasındaki karşılıklı anlayışın gerekliliği, önemini kavramak ve kültürler arasında diyaloğu geliştirme noktasında benzer buluşmaları tekrarlama hedefiyle telekonferans sona erdi.

 

 

 

– Gerillanın siyasi güç olarak kabulü barışa zemin yarattı (09 Eylül 2016 – Evrensel)

Kolombiya’da 52 yılda 3 bin üyesi öldürülen CUT sendikası eski yöneticisi Javier Orozco ile barış anlaşmasını konuştuk.

Hilal ÜNLÜ , Jesus de la ROZA , Gijon

Kolombiya’da hükümetle FARC-EP (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu) arasında 52 yıldır süren savaşa son veren barış antlaşmasının imzalanması ile ilgili Kolombiya İşçi Sendikaları Konfederasyonu (CUT) eski Yönetim Kurulu üyesi olan ve aynı zamanda Kolombiya’da yaşamı tehdit altında olan insan hakları savunucuları ve sendikacılar için İspanya’nın Asturias Özerk Bölgesi hükümetince oluşturulan “Asturias Kolombiya Şiddet Mağdurlarına Yardım Programı”nın koordinatörlüğünü yapan Javier Orozco ve ölümle tehdit edildikleri için 6 aylığına Gijon’da bulunan Andres Narvaez ve Jose Manuel Espinosa Pachon ile konuştuk.

Orozco antlaşmaya ve savaşın bilançosuna dair sorularımızı yanıtladı. Narvaez ve Pachon ise ülkede yaşadıklarını ve antlaşmaya ilişkin görüşlerini aktardılar.

İmzalanan barış antlaşması ile ilgili düşünceleriniz neler?

24 Ağustos’ta Havana’da yapılan bu antlaşmayı iki nedenden dolayı olumlu buluyoruz. Birincisi hükümetin gerillayı politik bir aracı olarak tanıması; Onlar artık siyasi muhalifler konumundalar, uyuşturucu çeteleri değiller (Daha önce bu tür karalamalar yapıldı). Gerillanın silahlı politik muhalif güç olarak tanınması politik görüşmelere bir zemin yarattı. Bu oldukça önemli bir durum; çünkü silahlı muhalif konumundaki başka 2 gerilla örgütü daha var. Bu örgütlerle diyalog koşulları da yaratılmış oldu; savaşın son bulması için onlara da bir kapı açılmış oldu.

İkincisi Kolombiya elitleri “Bunlar sivil halk değil, gerilla” deyip sivil muhaliflerin, hak savunucularının katlini meşrulaştırıyorlardı. Artık bu söylemleri gerilla olarak FARC olmayacağı için boşa düşecek. ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu) ve EPL’ye (Halk Kurtuluş Ordusu) gelince; yakında bu gerilla örgütleriyle de antlaşma sağlanırsa bunları da muhalif sivilleri katletmenin bahanesi olarak kullanamayacaklar.

Devlet diğer iki gerilla örgütünü yok mu sayıyor?

Devlet daha önce Kolombiya’nın çeşitli bölgelerinde, özellikle Ekvador sınırında, Magdalena Nehri’nin, Pasifik’in ve Kolombiya’nın orta kesiminin ormanlık alanlarında faaliyet yürüten ve 4 binden fazla savaşçısı bulunan ELN ile görüşmeler yapılmasına onay vermişti. Daha sonra bu örgütün insan kaçırma eylemine başvurduğunu ileri sürerek onlarla görüşme yollarını tıkadı. O dönem ELN Salud Hernandez Mora isimli bir İspanyol gazeteciyi rehin almış ve 3 gün sonra da geri bırakmıştı. Hükümet bu bahaneyle bu gerilla örgütüyle görüşmelere başlamayacağını belirtmişti.

Daha küçük bir gerilla örgütü olan, Venezuela sınırındaki Santander’in kuzeyinde ve kahve plantasyonlarında bulunan EPL’ye gelince bu örgütle görüşme yapılacağının sözü bile edilmedi.

Bu antlaşma ile onlarla da görüşme yapılmasını umut ediyoruz.

Peki şimdi ne olacak? Verdiği sözler konusunda devlete, hükümete güvenilir mi sizce?

Bizlerin, ya da benim bu konuda ciddi kuşkularım var. FARC’tan önce diğer gerillalar hükümetle antlaşmalar yapmış; ancak bu antlaşmaların gereği genelde yerine getirilmemişti. En önemli sorun güvence eksikliği. Ortada bir garantinin olmaması. Dolayısıyla gerilla sivil yaşamaya geçtiğinde önderlerinin sokaklarda katledilmesi endişesi taşıyorum. Diğer endişe duyulan konu, Kolombiya hükümetinin insanları yoksulluktan çıkaracak toplumsal programlara yatırım yapmak ve savaşa, orduya ayırdığı kaynakları azaltma konusunda istekli görünmemesidir. Güvenlik güçlerinin boyutunda bir daraltma görülmediği gibi toplumsal alanda durumun iyileştirilmesini sağlayacak bir ulusal kalkınma için yatırım planları da yok.

Bir diğer konu paramiliter grupların varlığı. Radikal sağ egemen durumda; sivilleri katleden ve oldukça tehlike olan örgütler olan narko-paramiliter çeteler varlıklarını sürdürmekte. Bunun karşısında FARC silah bırakacak, gerillalar ülkenin birçok bölgesinde faaliyet yürüten ve antlaşmaya uymayan düşmanlar karşısında silahsız, korunmasız kalacak. Dolayısıyla kaygımız yarım asırdan fazla bir zamandır FARC’ın kontrolünde olan bölgelere ilişkin. Artık buralarda FARC olmayacak ve bu bölgeler paramiliterlerin kontrolünde diledikleri gibi at oynattıkları bölgelere dönüşecek.

Üç ay önce, yardım programı heyeti olarak çatışmalı bölgelerin önemli bir kısmına ziyarette bulunduk. Bu yerleşim birimlerinde, Cauca, Nariño Bölgesi, Cauca ve Tolima Vadisi, Santander’in kuzeyi, Arauca ve benzerinde yaşayan insanlar bu konuda oldukça kaygılılar. Korkuyorlar… Bu anlamda yapılan antlaşmalar birçok etkene bağlı. En başta da hükümetin bunları yerine getirecek olan siyasi iradesine. Bütçede toplumsal kalkınmaya önemli bir pay ayrılması, silah bırakan gerillanın ve daha önce gerillanın kontrolünde olan bölgelerdeki insanların can güvenliği konusunda garanti verilmesi… Eskiden yaşananların yeniden yaşanması konusunda endişelerimiz var açıkçası.

FARC da ayrıca kendi önlemini almıştır herhalde…

Devletle can güvenlikleri konusunda antlaşmaları mevcut. Özel koruma, zırhlı araçlar, ordu ve polis teşkilatının Ulusal Koruma Birliği vasıtasıyla korunma gibi… Öte yandan bu konuda geçmişte yaşanmış kötü deneyimler söz konusu; o dönem siyasi güçler dahil silah bırakan gerilla önderlerinin çoğu katledildi. O anlamda ne tür önlem almıştır bunu biz bilemeyiz ama gerilla mutlaka gereğini düşünmüştür. Devlet, insanların toplumsal ve siyasi muhalefet yapmaları durumunda onların can güvenliklerini sağlayacağının sözünü verdi vermesine de, bunu yerine getirip getirmeyeceğini süreç gösterecek.

Bu barış antlaşmasının gerçekleşmesinin saikleri nelerdir sizce? Neden şimdi?

Bu konuda çeşitli görüşler var. Bunlardan biri akademisyenlerden gelen değerlendirme. Onlara göre hükümet FARC ile görüşmeyi kabul edip antlaşma yaptı; çünkü savaş artık büyük toprakları ellerinde bulunduranların ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarına hizmet etmiyor. Yani savaşın sürmesi büyük sermayeye bir şey katmıyor.

Bir diğer düşünce teknik ve taktik bir berabere kalma söz konusu; ne ordu gerillayı ne gerilla orduyu çökertemiyor. Bu koşullarda tek çıkış yolu politik çözüm dendi. Üçüncü yorum ise savaşın en zorlu geçtiği dönemde Uribe’nin (Eski Devlet Başkanı) Savunma Bakanlığını yapmış olan bir kişinin (Şimdiki Devlet Başkanı Santos) başkanlık ettiği bu hükümetin fikrini değiştirdiği; egemen burjuvazinin bir kesiminin savaşın sürmesinden yana olmadığı.

Şurası açık ki diyalog sürecinde Kolombiya burjuvazisinin tamamı aynı fikirde değil. Antlaşmaya şiddetle karşı çıkan kesimler de var. Bu sorunuza yanıt bu açıkladığım üç yorumdan biri ya da hepsi birden olabilir.

SAVAŞIN HALKA BEDELİ; ÖLÜM, GÖÇ VE YOKSULLUK

Bu savaşın Kolombiya halkına bedeli ne oldu?

Hükümete ve bazı uluslararası örgütlere göre 250 bin, toplumsal örgütlere göre ise yarım milyon yaşamını kaybetti. Kayıp sayısı 27 bin ile 72 bin arasında. Bu konuda son zamanlarda hükümetin verdiği resmi rakam 42 bin ki bu, Latin Amerika’da yaşanan kayıp vakalarının sayı olarak en yükseği. Kolombiya yerinden yurdundan edilen insan sayısı konusunda yaklaşık 7 milyon 100 bin kişi ile Suriye’nin bile önünde yer almakta… Bunlar Kolombiya’nın sahip olduğu sorunun boyutunu ortaya koyuyor.

Havana’daki görüşmelerde her iki tarafın kabul ettiği politik tutuklu sayısı yaklaşık 9 bin 600; bunların yaklaşık 3 bini savaş tutsağı, yani gerilla (kadın-erkek) geriye kalanı toplumsal önderler ve sivil halk. Son 12 yılda belgeli yargısız infaz sayısı 4 bin 7 yüz. Sivil toplum kuruluşu Oxfam’a göre özellikle de çatışmalı bölgelerdeki yarım milyondan fazla kadın ve kız çocuğu silahlı çatışma çerçevesinde tecavüze uğramış.

Nüfusun yüzde 42’sinden fazlası temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor; ekonomik, toplumsal ve kültürel haklar konusunda yoksunluk, yoksulluk ve sefalet içinde. 46 milyon nüfuslu ülkede yaklaşık 10 milyon kişinin günlük geliri 1 dolar bile değil. Öte yandan ordu ve savunma harcamalarına yatırılan para GSMH’nin yüzde 35’i ve ülke genel bütçesinin yüzde 52’sinin üzerinde.

Savaş sürerken toprak mülkiyetinin yoğunlaşması artmış, rantiye ve gelirler az bir elitin elinde toplanmıştır. Savaşın dozu arttıkça zengin daha zenginleşmiş yoksul daha yoksullaşmıştır. Bu yalnızca neoliberal ekonomik modelin değil savaşın doğrudan sonucuydu. Süren savaşta köylülerin yaklaşık 7 milyon hektarlık toprağına el konuldu.Yani yerli halkların. Kolombiya’da 102 ile 104 arasında farklı yerli halk var; bunlardan 64’ü savaşın ortasında kuşatılmış olduklarından, toprakları maden şirketleri ya da büyük toprak sahiplerince toprakları ellerinden alınmasıyla geçimlerini sağlayacak bir gelirleri olmadığı için ortadan kalkmak üzere.

Sendikacılar da ağır bedeller ödediler…

CUT’un (İşçi Sendikaları Konfederasyonu) 3 bin 74 üyesi katledilmiş olup geneli hakkında soruşturma yapılmamış ve failleri cezasız kalmıştır. Bu katliamlar devam etmektedir. Geçen yıl 18’i CUT üyesi olmak üzere 63 sendikacı, bu yıl ise 36 insan hakları savunucusu öldürülmüştür.

 ‘HAVANA’DA BARIŞA BİR PENCERE AÇILDI’

Andres Narvaez: “Kuzeyde, Kolombiya’nın Atlantik kıyısında bulunan Sucre bölgesinde toprakları elinden alınan savunmasız insanlara yardım eden toplumsal önderler arasındayım. Bu nedenle sürekli taciz ve tehdit altındayız.

Bölgenin özellikle gerillaların konuşlandığı tarım yapılan kesimde Kolombiya hükümeti oldukça acımasız. Gerillaların geneli kırsal kesimden insanlardan oluşuyor. Hükümet, bizi gerilla ile iş birliği yapmakla suçluyor ve buradaki halka zulmediyor. Sürekli tedirginlik ve korku içinde yaşıyoruz.

Kolombiya’da hak savunucularının tehdit edilmediği gün yok.

2014 yılında silahlı saldırıya uğradım. Her iki elime birer kurşun, göğsüme de iki kurşun isabet etti. Suçum, el konulan toprakların tekrar alınması mücadelesine önderlik etmek. Sürekli tehdit edilip saldırıya maruz kalınca 3 kez bölge ve kent değiştirmek zorunda kaldım. Oralarda da aynısını yaşayınca bari gideyim de köyümde öleyim dedim. İki kez daha silahlı saldırıya uğradım. Beni öldürmek üzere ateş edip yaralayan kişi tutuklandı ve 12 ay cezaevinde kaldı. Sonrasında süreci kasten geciktirdiler ve dava zaman aşımına uğradı. Bu kişi şu anda dışarıda. Sonuç olarak bu program çerçevesinde mayıs ayında benimle benzer sorunlar yaşayan diğer 4 arkadaşımla birlikte Gijon’a gelmek zorunda kaldım.

Dönüş için de kaygılıyım. Hak gaspları, katliamlar ve tutuklamalar sürüyor. 24 Ağustos’ta imzalanarak 52 yıl önce başlayan savaşa son veren barış antlaşması imzalansa da…

 ‘SAVAŞI GERİLLA BAŞLATMADI’

Şu gerçeğin de altını çizmek istiyorum; 52 yıl önce bu savaşı başlatan gerilla değildi. Ülkede eşitsizlik vardı; zenginlerin zenginliği, yoksulların yoksulluğu büyüyordu. Çok uluslu şirketler büyük projeleri için biz yoksulları topraklarımızdan atıyor; biz köylüleri eziyet içinde, dilenciler gibi yaşamaya itiyorlar. Gerillalar bunlara karşı çıktı; bu nedenle dağa çıktılar.

Savaşın en çok vurduğu kesim olan biz köylüler toprağımızı barış içinde ekip biçmek ve yaşamak istiyoruz. Bu anlamda 24 Ağustos’ta Havana’da imzalanan barış antlaşması, bizim, Kolombiya halkının yüreğinde umutlar yeşertti. Öte yandan buna henüz tam olarak barış demek de doğru değil. Havana’da barışa bir pencere açıldı ya da üzerine barış bayrağının dikileceği bir taş konuldu. Ele alınan konulardan biri biz köylüleri ilgilendiren tarım reformudur. Umuyoruz ki bu reform, köylülerin topraklarına el koyan büyük toprak sahiplerine ve çok uluslu şirketlere değil köylülere yarayan reform olsun.

Umuyoruz ki barışa konulan bu ilk taş Kolombiya halkının gelecekte rahat bir nefes almasını ve insanca yaşamasını garanti altına alsın; umuyoruz ki bundan sonra gelecek hükümet ‘bu antlaşmayı’ biz imzalamadık deyip Kolombiya halkını eski ölümlü, zulümlü günlere döndürmesin.

‘DÖNERSEM KATLEDİLECEĞİM ENDİŞESİ YAŞIYORUM’

Jose Manuel Espinosa Pachon:

CUT’a bağlı Sintrafec’in (Kahve Üreticileri Sendikası Federasyonu) önderlerindenim.

Devletin ESMAD isimli bir güvenlik birimi var. Bu birime bağlı polisler sendikacıları, tarımla geçinenlere önderlik edenleri, toplumsal önderleri katlediyorlar, kalıcı iz bırakacak şekilde suratlarını parçalıyorlar. Bunlar bizim alanda eğitim uzmanlığı yapan iki arkadaşımızı ve elektrik sektöründe çalışan bir başka arkadaşımızı sürekli takip ediyorlardı ve bir gün ikisinin de sol gözlerini tornavida ile yaralayarak kör ettiler.

Ben de devlete bağlı bu ve benzeri örgütler ve ‘Kolombiya Öz Savunma Birlikleri’ isimli paramiliterlerin saldırısına, işkencelerine maruz kaldım. Telefonla ölüm tehditleri alıyordum. Bu nedenle evimi, işimi ve yaşadığım yeri bırakmak zorunda kaldım; program çerçevesinde Gijon’a geldim. Kasım ortalarında ülkeye dönmek zorundayım; ancak kaygılıyım. Daha önce burada konuk edilen arkadaşlarımızdan bazıları dönüşte katledildikleri için katledileceğim endişesi taşıyorum.

‘BARIŞ ANTLAŞMASI KONUSUNDA İYİMSERİM’

Yapılan antlaşmaya gelince; sendika temsilcileri, emek cephesi olarak bizlerin bu antlaşmadan beklentimiz, devletin yapısının bütünüyle değişmesi; devletin, çalışma yaşamında emekçilerin lehine köklü değişiklere gitmesi, antlaşmanın maddelerini harfiyen hayata geçirmesi, ILO’nun, ülkemizde hiç bir şekilde işlemeyen sendikal özgürlükler konusundaki yazılı hükümlerine uymasıdır. Anayasal bir hak olmasına rağmen sendikalıysan patron hemen işten atıyor. Bu anayasal hakka ne hükümetin ne de şirketlerin saygısı yok. Dolayısıyla Kolombiya’da emekçiler işlerini ve yaşamlarını kaybetmekten korktuğu için sendikalaşmada yüzde 4’e bile ulaşabilmiş değiliz. Patronun işten atma, devletin ve yasa dışı örgütlerin ölüm tehditleri nedeniyle…

Devletin antlaşma koşullarını yerine getirmesi konusunda kuşkularımız olmasına rağmen iyimseriz de. Bu antlaşmanın halkımıza iş, ekmek ve gerçek bir barış getirmesini diliyoruz.

 

 

– HNC’den 3 aşamalı Suriye planı (08 Eylül 2016 – Evrensel)

Yüksek Müzakere Komitesi (HNC), Suriye’de 2011 yılından beri devam eden krizi bitirme iddiasıyla 3 aşamalı bir siyasi geçiş planı açıkladı.

Suriye’nin silahlı muhalif ve cihatçı gruplarını bünyesinde barındıran Yüksek Müzakere Komitesi (HNC), Suriye’de 2011 yılından beri devam eden krizi bitirme iddiasıyla 3 aşamalı bir siyasi geçiş planı açıkladı.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre, Suriyeli cihatçıların önerdiği plan, genel bir ateşkesin yanı sıra Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile altı aylık bir müzakere sürecine gidilmesini ve Esad’ın 18 ay görev yaptıktan sonra ülkeyi seçimlere taşıyacak bir geçiş hükümetine devretmesini öngörüyor.

Yüksek Müzakere Komitesi (HNC) tarafından teklif edilen siyasi geçiş planı şu şekilde: “Hükümet ve muhalefet temsilcileri arasında altı ay süreli müzakereler yapılacak. Müzakerelerde 2012 tarihli Cenevre Bildirgesi temel alınacak. Her iki taraf da geçici ateşkesi, kuşatmaların kaldırılmasını, insani yardımlara izin verilmesini ve tutsakların salıverilmesini kabul edecek. Bir buçuk yıllık bir geçiş süreci olacak. Süreç, tüm icra yetkilerine sahip bir geçiş hükümetinin kurulması ve Beşar Esad’ın ve “menfur suçlar işleyen” yetkililerin görevden ayrılmalarıyla başlayacak. Bu aşamada yeni bir anayasa hazırlanacak, demokratik ve çoğulcu bir siyasi sistem kurulacak. Anayasa değişiklikleri üzerinde uzlaşılacak, ulusal diyaloğun sonuçları uygulanacak ve Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde seçimler yapılacak. BBC’ye konuşan Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mekdad ise söz konusu planının açıklanmasının ardından Esad’ın iktidarı devretmeyeceğini ifade etti. Mekdad, ‘Ülkenin seçilmiş liderinin görevi bırakması talebinin çılgın ve inanılmaz olduğunu’ dile getirdi Mekdad “Biz, bırakın Suriye halkı kendi kaderini kendi belirlesin diyoruz. Hiçbir müdahale olmadan geleceklerini belirlesinler.” dedi. (DIŞ HABERLER)

 

– Ban Ki-Moon: Dünyada 750 milyon insan okuma yazma bilmiyor (08 Eylül 2016 – Evrensel)

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, 115 milyonu gençler olmak üzere 750 milyonun üzerinde yetişkin insanın okuma yazma bilmediğini söyledi.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, “250 milyon kadar ilkokul çağı çocuk temel okuma yazma becerilerinden mahrum. Hiç okula gitmemiş çocuk ve ergen sayısı ise 124 milyon” ifadelerini kullandı.

BM Genel Sekreteri Ki-moon, 8 Eylül Uluslararası Okur Yazarlık Günü vesilesiyle yayımladığı mesajında Dünya’nın bu yıl, kapsamlı ve dönüştürücü 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemini uygulamaya koyduğunu hatırlattı. 17 evrensel, birbiri ile bağlantılı ve bütünlük oluşturan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefinden oluşan 2030 Gündeminin asıl olarak insanlar, dünya, ortaklık ve barış için bir eylem planı olduğunu belirten Ki-moon, “2030 gündeminin merkezinde okur yazarlık yer alıyor” diyerek, okur yazarlığın insan haklarının, kadın erkek eşitliğinin ve sürdürülebilir toplumların temelini oluşturduğunu vurguladı. Ki-moon, “Okur yazarlık aşırı yoksulluğu sonlandırma ve insanların refahını arttırma çabalarımızın olmazsa olmazını teşkil ediyor. Bu nedenle Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi herkesin yaşam boyu kaliteli eğitime ve öğrenime erişimini sağlamayı amaçlıyor” ifadelerini kullandı.

Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin amaçlarından birinin de tüm gençlerin okur yazar olmalarını, bu birikimden mahrum kalmış olanların büyük bölümüne de okuma yazma öğrenme imkanı tanınmasını sağlamak olduğunu belirten Ki-moon “Dünyamızın gittikçe dijitalleştiği ve bilginin zenginleştiği günümüzde karşımıza yeni fırsatlar ve zorluklar çıkıyor” dedi.

115 milyonu gençler olmak üzere 750 milyonun üzerinde yetişkin insanın okuma yazma bilmediğini kaydeden Ki-moon, bu grubun üçte ikisini kadınların oluşturduğunu ifade ederek, “250 milyon kadar ilk okul çağı çocuk temel okuma yazma becerilerinden mahrum. Hiç okula gitmemiş çocuk ve ergen sayısı ise 124 milyon” dedi.

Sürdürülebilir Kalkınmanın önündeki bu engellerin, kararlılık ve gerekli kaynaklarla desteklenen doğru politikaların uygulanması yoluyla aşılabileceğini ve mutlaka aşılması gerektiğini ifade eden Ki-moon, okula gidemeyenlerin kaliteli eğitim almalarının sağlanması, eğitim kalitesinin artırılması ve yetişkinlerin eğitim ve öğreniminin desteklenmesi gerektiğinin altını çizdi. (ANKA)

 

 

– UNICEF: Köklerinden koparılmış 50 milyon çocuk var! (07 Eylül 2016 – Evrensel)

UNICEF bugün Köklerinden Koparılanlar: Mülteci ve Göçmen Çocukların Giderek Ağırlaşan Krizi raporu açıkladı.

Rapora göre bugün dünyada ‘köklerinden koparılmış’ neredeyse 50 milyon çocuk var. Bu çocukların 28 milyonunu ülke içi ve ülkeler arası çatışmalar ve şiddet yüzünden evlerini terk etmek zorunda kalanlar oluşturuyor.

Kaçtıkları çatışmaların ve şiddetin travmasını yaşayan çocuklar göç yollarında geçişleri sırasında denizde boğulma, kötü beslenme, aşırı su kaybı, insan tacirlerinin eline düşme, kaçırılma, tecavüz ve hatta cinayet gibi çeşitli tehlikelerle karşılaşıyor. Çocuklar, geçiş yaptıkları ve sonunda ulaştıkları ülkelerde de çoğu kez yabancı düşmanlığının ve ayrımcılığın hedefi oluyor.

 ‘ÇOCUK SEVGİSİ EYLEME DÖNÜŞMELİ’

UNICEF Genel Direktörü Anthony Lake ise konuya ilişkin şu açıklamayı yaptı: “Tek tek çocukların belleklerden silinmeyen görüntüleri -denizde boğulan Alan Kurdi’nin karaya vuran küçük bedeni ya da evi tahrip edildikten sonra bir ambulansta oturan Omran Daqneesh’in şaşkın ve kanlı yüzü- dünyayı sarsmıştır. Ancak, her resim, kız ya da erkek tehlike altındaki milyonlarca çocuğu temsil etmektedir. Ve bu da bizlere bu resimlerde görmüş olduğumuz tek tek çocuklara yönelik sevgimizin tüm çocuklar için eyleme dönüşmesi gerektiğini hatırlatmaktadır.”

ÇOCUKLAR ACİL YARDIMA MUHTAÇ!

Raporda yer alan bazı bilgiler ise şöyle:

*Çocuklar dünya nüfusunun üçte birini oluşturdukları halde tüm mültecilerin yarısı çocuklardan meydana geliyor.

*2015 yılında UNHCR koruması altında olan tüm çocuk mültecilerin yaklaşık yüzde 45’inin çıkış yerleri Suriye ve Afganistan oldu.

*10 milyon çocuk mülteci dâhil olmak üzere, 28 milyon çocuk şiddet ve çatışmalar yüzünden ya kendi ülkelerinde başka yerlere giderek ya da sınır ötesine geçerek yerlerinden edildi.

*Mülteci statüsü henüz belirlenmemiş 1 milyon sığınmacı çocuk var.

*Acil insani yardıma ve kritik hizmetlere erişime ihtiyaç duyan 17 milyon çocuk da kendi ülkelerinin sınırları içerisinde evlerini terk ederek başka bölgelere göç etmiş durumda.

* 2015 yılında yanlarında kimsesi bulunmayan 100 binden fazla çocuk 78 ülkeye sığınma başvurusunda bulundu. Bu 2014 yılındaki sayının üç katı.

*Yaklaşık 20 milyon kadar başka ülkelerden gelen çocuk göçmen de aşırı yoksulluk ya da çete şiddeti dâhil olmak üzere çeşitli nedenler yüzünden evlerinden ayrıldı. (DIŞ HABERLER)

EN ÇOK MÜLTECİ ÇOCUK TÜRKİYE’DE

Rapora göre:

*Türkiye son dönemin en çok sayıda mülteciye ev sahipliği yapan ülkesi ve bu sebeple dünyada en fazla çocuk mülteci barındıran ülke durumunda.

*Ülke nüfusuna olan orantıya göre ise bu alanda açık ara en önde giden ülke Lübnan. Lübnan’da yaşayan her 5 kişiden biri mülteci.

*Mmülteci barındıran ülkelerin gelir düzeylerine bakıldığında gelire göre en fazla mülteci yoğunlaşması olan ülkeler Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Etiyopya ve Pakistan.

GÖÇMENLERİN SÖMÜRÜLEN EMEĞİ, YAPILAN YARDIMI AŞIYOR!

Raporda, “Göçün yüksek gelir düzeyindeki ülkelerde yarattığı etkilerle ilgili bir analiz, göçmenlere yapılan katkıların daha fazlasının vergiler ve sosyal ödemelerle geri döndüğünü; işgücü piyasasında hem yüksek hem düşük vasıflı işgücü boşluklarını doldurduklarını; ev sahibi ülkelerin ekonomik büyümesine ve yenilikçiliğine katkıda bulunduklarını göstermektedir” deniyor.

NELER YAPILMASI GEREKİYOR?

Raporda çocuklar için alınması gereken önlemler de şöyle sıralanıyor:

*Başta beraberlerinde kimsesi olmayanlar olmak üzere çocuk mülteci ve göçmenlerin sömürü ve şiddetten korunmaları.

*Bir dizi pratik alternatif getirerek sığınma talebinde bulunan ya da göç eden çocukların gözaltında tutulmaları uygulamasına son verilmesi.

*Çocukları korumanın ve onlara hukuksal statü kazandırmanın en iyi yolu olarak ailelerin bir arada tutulması.

*Tüm mülteci ve göçmen çocukların eğitim, sağlık ve diğer kaliteli hizmetlere erişimlerinin sağlanması.

*Mülteci ve göçmenlerin geniş kitleler halinde hareketine yol açan temeldeki nedenler konusunda harekete geçilmesi.

*Yabancı düşmanlığı, ayrımcılık ve marjinalleşme gibi olgulara karşı mücadele için gerekli önlemlerin yaygınlaştırılması. (DIŞ HABERLER)

 

 

– 09.09.2016 / isyandan.org

“Olabilecek En Kötü Şey Olur”: Kolombiya Barış Süreci Üzerine – Jan Ronahi

Ülkedeki birçok solcu, geçmişteki barış süreçlerinde olan şeylerin benzerinin olacağından korkuyor: Gerillanın silahsızlandırılması üzerine paramiliterlerin mücadelenin legal yapılarına uygulayacağı katliamlar ve bununla beraber hareketin etkisizleştirilmesi veya siyasi ana akımın neoliberal konsensüsüne eklemlenmesi. Sürecin bütün tehlikelerine rağmen FARC-EP, halkın kitlesel seferberliğini, çoğunluğun barış sürecinin içine katılmasını ve savaş sonrası siyasallaşmayı öngören bir perspektifin potansiyelini de görüyor.

Kolombiya’daki referandum ve silahlı mücadele üzerine

Kolombiya, Santos hükümeti ve devrimci FARC-EP arasındaki barış anlaşmasını halk oylamasına taşıyor. Mesele, 20. yüzyılın başına dayanan ve onlarca sene süren silahlı mücadelenin, silahlı mücadelenin ötesinde siyasi bir perspektife bürünebilmesi.

Marksist gerillalar ve muhafazakar hükümet, Kasım 2012’den beri silahlı mücadelenin siyasi bir çözümü için müzakere ediyorlardı. Gerilla üyeleri dışında sosyal hareketlerden gelen aktivistlerden de oluşan “barış delegasyonu”, köylü isyanlarından oluşan gerillanın en önemli noktalarını 100 maddelik bir program halinde ortaya koydu.

Silahlı mücadelenin tarihi

Kolombiya’daki silahlı mücadele 1960’lara [2]dayanıyor.

Küba devriminden etkilenerek Kolombiya’da bir dizi gerilla grubu oluştu: Mesela Guevaraist-özgürlükçü teolojik ELN, Maoist EPL, Fokist şehir gerillası M-19 ve zamanında Frente Nacional’in (iç savaştan sonra muhafazakarların ve liberallerin kurduğu tarihsel birleşik hükümet) özerk köylüler hareketine karşı yürüttüğü vahşi savaş yüzünden silahlı öz savunma milisleri olarak 1964’de kurulan FARC-EP.

Kolombiya solunun silahlı mücadeleyi merkeze almasının özünde Latin Amerika’ya özgü bir siyasi denklem yatıyor: Büyük toprak ağalarından oluşan, normalde beyaz, İspanyol kökenli ve Batı’da eğitilmiş oligarşik sülalelerin varlığı ve hükümdarlığı.

Oligarşi ve halkın büyük çoğunluğu (özellikle köylüler ve kırsal emekçiler) arasında oluşan maddi uçurum, piyasaları ABD’de üretilen metalarla dolduran ve bağımsız bir iktisadi gelişimin önüne geçen Chicago School[3] politikalarının uygulanması ve bir dizi serbest ticaret anlaşmalarıyla daha da derinleşti.

Senelerce uygulanan suikast ve baskı politikalarla engellenen sendikal örgütlenme sonucunda Kolombiya’daki toplumsal eşitsizlik dünyadaki en yüksek oranlarından birisi oldu. Kolombiyalı oligarşinin 1980’lerden beri paramiliter güçlerle gerilla ve her tarz sol örgütlenmeye karşı yürüttüğü kirli savaşın mağdurları çoğunlukla paramiliter birlikler tarafından vahşetle ve katliamlarla sürgün edilen yoksul kırsal emekçilerdi.

Bu sürgün elbette yine toprak elitlerine yaradı. Onlar, zamanında çoğunlukla köylülerin elinde bulunan topraklarının çoğuna el koyup çok uluslu tekellerle işbirliği içinde kullandılar. Yani, tarımda bağımsız gelişim politikaları uygulamak yerine Batı’ya ihracat odaklı bir şekilde yapılandırdılar.

Kolombiya oligarşisinin bıraktığı en ağır miraslardan birisi, ABD ile girilen işbirliği ve ülkeyi ABD’nin bir uydu ülkesine dönüştürmek oldu. Tarihsel anti-komünizmin bakış açısından bakarsak, Kolombiya, her türlü sol harekete karşı geliştirilen kontra programlarının uygulanmasında veya bugün olduğu gibi Venezuela, Ekvador ve Bolivya’nın solcu hükümetlerine karşı askeri ve siyasi komploların köprübaşı olmakta hep önde gelmiştir.

Müdahalecilik ve paramilitarizm

Bu müdahaleci politikaların ismi zamanında Plan Colombia‘ydı (2000) ve Kolombiya ordusunun güçlü mali desteklerle kapsamlı donatılması ve ABD ordusunun Kolombiya içinde güçlü biçimde konuşlanmasını içeriyordu. Nitekim, 2009’dan beri ABD’nin Kolombiya içinde 7 askeri üssü var.

Yeni ulaşılan bilgilere göre, bu paralarla özellikle eski Cumhurbaşkanı Alvaro Uribe ve onun hükümeti dönemlerinde büyük toprak sahibi Carlos Castano’nun AUC adındaki paramiliter birlikleri desteklendi ve örgütlendi.

Gerici-burjuva politikaların mihenk taşlarından birisi, hep bu tarz faşist ölüm birliklerini kendi işine göre kurup gerekmediğinde de feshetmek olmuştur. Böylesine canavarı besleyen burjuvazi onu gerektiğinde yine feshettiğinde kendisini toplum karşısında temiz ve masum yüzlü gösterebiliyor.

Mesela Uribe, Castano’nun esrarengiz ölümü ve AUC‘un 2006’daki resmi “terhisiyle” beraber paramilitarizme karşı etkili bir şekilde mücadele ettiğini ve problemi çözdüğünü iddia etmişti. Bunun gerçeklikle bir alakası olmadığını sol güçler sert bir şekilde anlamıştı.

Hükümet yandaşlarının laflarına karşın tarihsel olarak uyuşturucu ticaretiyle[4] iç içe girmiş paramiliter gruplar, AUC‘un feshedilmesinden sonra da bin bir farklı biçimde ve grup halinde siyasi suikast birimleri olarak aktifler ve kişisel ve siyasi olarak da Kolombiya’daki Ultra-Derecha [5] ile iç içe girmiş durumdalar.

Bu durumu en yeni gelişmelerde de görebiliriz: Mayıs 2016’da Santos hükümeti ve FARC-EP Havana’da barış süreci konusunda mutabakata vardıktan sonra eski Cumhurbaşkanı Alvaro Uribe etrafında kenetlenen aşırı sağcılar gelecek referandum için yoğun bir “Hayır” kampanyası için seferber oldular. Bu seferberliğe yine toplumsal hareketlere ve sol gruplara karşı paramiliterler tarafından suikast girişimlerinin yoğunlaşması eşlik etti.

Muhalif aktivistler 2016’nın Nisan ayı dahil son yıllarda yine siyasi nedenlerden katledilen 115 örgütlü aktivist olduğunu açıkladı. Bu pratiğin altında yatan strateji tarihsel varlığıyla devamlılık içinde; amaç, gerillanın veya başka solcu ve halkçı öznelerin toplumu şekillendirecek müdahalelerde bulunmalarını engellemek, özellikle de iktisadi ve askeri alanlarda siyasal değişimlerin önüne geçmek.

Barışa karşı olanlar, Kolombiya’daki egemen oligarşinin tarihsel ayrıcalıklarını kaybetmek istemiyorlar. Paramiliter grupları finanse edip silahlandıran ve onlarla ittifak içinde bulunup katliamcı pratiklerine siyasal alanda meşruiyet yaratmaya çalışanlar da aynı kişiler.

Barış görüşmelerin arkasındaki çıkarlar

Oligarşinin liberaller ve muhafazakar Cumhurbaşkanı Santos etrafında kenetlenen kanadının barış görüşmelerine açık olması ise, ABD ve çok uluslu tekellerin silahlı mücadeleye karşı değişen konumundan kaynaklanıyor.

Hükümetin, ABD’nin ve tekellerin çıkarları, şimdi isyancıların kontrolünde olan bölgelere girip oraları iktisadi olarak kullanabilmek konusunda örtüşüyor. Bugün gerillanın Kolombiya’da tuttuğu bölgeler FARC-EP ve özellikle daha ikinci büyük gerilla örgütü olan ELN‘nin petrol hatlarına yaptığı sabotaj eylemleri, fabrikalara saldırıları ve çok uluslu tekellerin yöneticilerini kaçırma eylemleri, “riskli sermaye” olarak görülüyor. Bu sermaye fraksiyonlarının bakış açısından, isyankar grupların silahsızlandırılması bir “win-win” durumu olur: Yani bir yanda silahlı mücadele bitmiş olur, öbür taraftan ise bazı sanayi sektörlerinin pompalanmasıyla beraber iktisadi kalkınma gelişir.

Elbette oligarşinin bu bölüğü de egemen toplumsal ilişkilerin değişmesini istemiyor. Bunu bir kaç ay önce Campesinos[6]’ların ulusal grevinde yine gördük: Campesinos‘ların örgütleri hükümetle mutabakata varılan reformların uygulanmaması üzerine isyana geçince, Santos hükümeti polisin silahlı birlikleri ESMAD‘ı gönderip isyanı kana boğmuştu.

Sí a la Paz mı yoksa silahlı mücadeleye devam mı?

Havana’daki barış müzakereleri, özellikle kadın ve LGBT konularındaki başarılarına rağmen dilin üstünde garip bir tat bırakıyor. Ülkedeki birçok solcu, geçmişteki barış süreçlerinde olan şeylerin benzerinin olacağından korkuyor: Gerillanın silahsızlandırılması üzerine paramiliterlerin mücadelenin legal yapılarına uygulayacağı katliamlar ve bununla beraber hareketin etkisizleştirilmesi veya siyasi ana akımın neoliberal konsensüsüne eklemlenmesi.

Birincisini, 1980’lerde FARC-EP ve Betancur hükümeti arasındaki gelişen barış anlaşması sonrası görmüştük: Barış anlaşmanın sonucunda oluşan legal siyasi parti Union Patriotica‘nın (UP) üyeleri suikast birlikleri tarafından katliama uğradılar.[7] EPL ve M-19‘un dağıtılması ve terhisi ise bu grupların düzene ve farklı devlet aygıtlarına eklemlenmesiyle sonuçlanmıştı.[8] Onun için, daha küçük bir gerilla örgütü olan ELN‘nin barış müzakerelerine katılmaması ve Kolombiya devletine karşı çok daha mesafeli durması kimseyi şaşırtmıyor.

ELN, Youtube üzerinden yeni yayımladığı bir bildiri ile olası bir barış sürecine olumlu baktığını söylüyor, ancak şunları vurgulayarak: “Kolombiya’da savaşın sonu, ancak Santos hükümetinin ülkede yapısal bir değişim iradesi gösterdiğinde olabilir.” ELN’nin bakış açısına göre, siyasi bir çözümün hiç bir temeli olmadığı için henüz ufukta görünmüyor. ELN Komutanı Nicolas Rodriguez Bautista ise şunları ekliyor: “Birincisi, Kolombiya hükümeti halkçı mücadelelere daha hala şiddetle yaklaşıyor. (…) İkincisi, Kolombiya hükümeti bu mücadelelerin taleplerini kabul etmiyor. (…) Üçüncüsü, paramilitarizm ortadan kalkmadı, tersine aynı yoğunlukla devamlılığını koruyor. (…) Dördüncüsü, Kolombiya’nın seçim sistemi (…) yolsuzluklar ve yandaşlıkla dolup taşıyor (…); seçim sistemi hala solu ve halkçı tabakaları dışlayan bir dayatma ve silah düzeni. (…) Bugünün toplumsal koşulları, silahlı mücadeleyi başlatan koşullarla özdeş.”[9]

Buna karşın FARC-EP, Polo Democratico Alternativo, Marcha Patriotica ve Kolombiya’daki sosyal hareketler, sendikalar ve insan hakları örgütlerinin çoğu, barış sürecini toplumsal ilişkilerin muhtemel değişimi için bir ilk adım veya en azından bugüne kadar silahlı mücadelenin imkansız kıldığı siyasal mücadelenin önünü açan bir hamle olarak görüyorlar. Ek bir neden, Uribe’nin yönettiği paramiliter kontrgerilla faaliyetleri gerillaya çok büyük hasar verdiği için, bugün masaya hiç bir tarafın askeri olarak savaşı kazanamamasından kaynaklanan bir denge halinde oturulmasıdır.

Bu sürecin bütün tehlikelerine rağmen FARC-EP, halkın kitlesel seferberliğini, çoğunluğun barış sürecinin içine katılmasını ve savaş sonrası siyasallaşmayı öngören bir perspektifin potansiyelini de görüyor.

Barış sürecinin çökme ihtimali ise, önemli FARC gerilla lideri Carlos Antonio Sozada tarafından şöyle değerlendiriliyor: “Bu olabilecek en kötü şey olur. Böyle bir şeyin halkımız için doğuracağı vahim sonuçları düşünmek bile istemiyorum. Müzakere sürecinde bulunan birisi için savaşa başka bir yerden bakma hakkı doğar, onu sonlandırmak için elimizden geleni yapmamız gerektiğini gösterir. Kolombiya’da başka hiçbir neslin böyle bir savaşı yaşamaması lazım.”[10]

Kaynak: [Lowerclassmag’daki 9 Ağustos tarihli Almanca orijinalinden Alp Kayserilioğlu tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.]

Notlar

  1. Taleplerin İspanyolca detaylı versiyonuna şuradan erişilebilinir: http://www.pazfarc-ep.org/index.php/pages/desarrollo-agrario-integral
  2. Bazı analizler bugünkü silahlı mücadelenin kaynağını irdelerken tarihte daha da geçmişe gider ve başlangıcı 1940’larda liberaller ve muhafazakarların arasındaki gerilla savaşı (La Violencia) ve bu savaş içinde oluşan bağımsız köylü cumhuriyetlerinin kuruluşunda arar. Söz konusu bağımsız köylü cumhuriyetleri ABD emperyalizminin de yardımıyla kana boğulmuş ve FARC‘ın oluşumunun nedeni olmuştu.
  3. Chicago School derken, neoliberal iktisat politikaların kurucusu olan iktisatçı Milton Friedman’in bilimsel araştırma merkezi kastediliyor. “İktisat politikaları tartışmalarında ‘Chicago’ derken kaynak dağılımın en verimli biçiminin serbest piyasa tarafından örgütlenebileceğini, devletin iktisada el atmasına karşı mesafeli olmanın ve enflasyon konusunda paranın nicel teorisini vurgulayan inancı kastediyoruz.” (Friedman 1974) Bu politikalar ABD’nin yoğun desteğiyle bütün Latin Amerika’da uygulandı, en sert ve vahşi hali ise Şili’deki faşist Pinoşet rejimi oldu.
  4. Genel olarak Kolombiya’daki bütün siyasi örgütlerin bir veya öbür şekilde uyuşturucu ticaretiyle bağlantıları vardır. Bu ticaret en karlı ticaretlerden birisi ve bazı kır emekçileri hayatını idame ettirebilmek için ağırlıklı olarak koka yetiştirir. Bu tespit, yazar tarafından ahlaki bir karalama yerine analizin bir parçası olarak kullanılıyor: sistematik bir biçimde ve en üst yetkililer nezdinde özellikle paramiliterler ve yandaşları, tarihleri boyunca Medellin ve Cali kartelleri etrafında oluşan uyuşturucu baronlarıyla ve onların bugünkü temsilcileriyle iç içe geçmişlerdir. Son 30-40 yıl içinde uyuşturucu baronları kontrgerilla faaliyetleri ve katliamlar konusunda en ön saflarda yer almışlardır. Bkz. Zelik, Raul / Azzellini, Dario (1999): Kolumbien – Große Geschäfte, staatlicher Terror und Aufstandsbewegung.
  5. Ultra-Derecha, Kolombiya’da paramilitarizme yakın duran örgütler ve partiler için kullanılan yaygın bir terimdir. Faşist örgüt ve partilerin fonksiyonlarını üstlenip ancak ideolojik gelenek ve ifade biçimi olarak Avrupai geleneklerden ciddi bir şekilde farklılaşıyorlar. Ultra-Derecha geleneği şu an özellikle Uribe’nin Centro Democratico‘su tarafından temsil ediliyor.
  6. Campesino, Kolombiya’da kırsal alanlarda yaşayan insanlar için kullanılan yaygın bir terimdir ve sadece kırsal emekçileri kapsamaz. Paro nacional‘da kullanıldığında ise kırsal emekçileri kastediyor.
  7. Araştırma biçimi ve araştırmacının siyasi yönelimine göre 1980’lerin sonuna kadar 3.000 ile 5.000 arasında siyasi aktivistin katledildiği kanaatine varılıyor. İnsan hakları çerçevesinde hareket eden analizler (yani “ekstremizm teorileri” ekseninde hareket eden analizler) bile bu savaşın içinde yapılan katliamların %58’in paramiliter örgütler tarafından, yani bizzat devletin eliyle yapıldığını vurguluyor. Ve bu rakam içinde Kolombiya devletinin “resmi” olarak yaptığı katliamlar yok. Bkz. Centro Nacional de Memoria Historica (2013): Basta Ya! Colombia: Memorias de Guerra y Dignidad.
  8. Bkz. Zelik, Raul / Azzellini, Dario (1999): Kolumbien – Große Geschäfte, staatlicher Terror und Aufstandsbewegung.
  9. https://www.youtube.com/watch?v=6eIg7w1IAJs (17.07.2016’de yayınlandı).
  10. İlk olarak Freitag‘da yayınlanan ve Kolumbieninfo tarafından paylaşılan bir söyleşiye göre:https://kolumbieninfo.noblogs.org/post/2016/08/04/interview-mit-carlos-antonio-lozada/.

 

 

– 09.09.2016 / isyandan.org       

Hayalet Tugayları’na Bağlı InterUnit İle Bir Söyleşi

Hayalet Tugayları (Prizrak)’na bağlı InterUnit (Enternasyonal Birlik), Ukrayna’nın doğusunda, Donbass bölgesinde faşist Kiev cuntasına karşı savaşan komünist bir örgütlenme. Enternasyonalist savaşçılardan oluşuyor. Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri’nin (bugün Yeni Rusya olarak adlandırılıyor) faşistler tarafından ele geçirilmesine karşı etkin bir mücadele yürütüyor. Öte yandan komünist saflarda, özellikle de Avrupalı komünistler arasında uzun yıllardır “unutulan” enternasyonalist dayanışmayı yeniden alevlendiriyor. Varlığıyla uluslararası devrimci bir etki yaratıyor.

Aşağıda Prizrak saflarında savaşan “Krot” ile yaptığımız söyleşiyi yayımlıyoruz.

MB: Merhaba, öncelikle Prizrak’ın (Hayalet Tugayları) kuruluş hikayesini öğrenmek istiyoruz. Savaşın başlarında Prizrak türü bir örgütlenme kurma planı var mıydı?

Krot: Savaştan önce, hiç kimse Hayalet Tugayı’nın kuruluşu ve gerekliliği hakkında bir düşünceye sahip değildi. Dahası, hiçbirimiz yakınlarımızın yaşamlarını korumak amacıyla silahlanacağımızı düşünmemiştik.

Safça, bu zamanda kazananın “demokrasi ve medeniyet” olduğunu, Avrupa’nın ortasına yakın bir yerde Naziler’in karşıt düşüncedeki halka karşı katliamlar işlemesine izin verilmeyeceğini sanmıştık.

Yanılmıştık. Savaştan önce, hiç kimse savaşmak zorunda kalacağını düşünmemişti ve her şeyin makul bir uzlaşma yoluyla çözülmesini umuyordu. Ancak Naziler Odessa’da halkı yakıp Mariupol’de tanklarla ezdiğinde, silahlanıp milis kurmak zorunda olduğumuz gerçeğini kabul ettik.

Savaşın en başında, Mozgovoy tarafından öncülük edilen tugay komutanlığı, birkaç gerilla birliğinin bir takım içerisinde ortak amaç ve disiplinle birleştirilmesi gerektiğini fark etti ve anladı; aksi takdirde Ukrayna Ordusu’na karşı ayakta duramazdık.

Ukrayna uçağı tugay kampını bombaladığında ve Ukrayna medyası tüm birliklerin imha edildiğini duyurduğunda, biz de tugayı -Ukrayna medyasının tugay askerlerini öldürdüğüne dair duyurusuna bir ironi anlamında- “Hayalet” olarak adlandırmaya karar verdik!

MB: Prizrak’ın amacı ve politik hedefleri nelerdir?

Krot: Askeri birlikler olarak “Hayalet” Tugayı’nın hedefi, öncelikle Ukraynalı faşistlerin Novorusya’ya (Yeni Rusya) saldırganlığına karşı askeri savunmadır.

Ayrıca, faşizme karşı savaş da tugayın hedefleri arasında.

Aleksey Mozgovoy’un siyasi hedefi, kısaca, Novorusya toprakları içerisinde demokrasi ve sosyalizmin (onun anlayışına göre) inşası, oligarşi ve oligarklara karşı savaş, adaletsizliğe ve bürokrasiye karşı mücadeledir.

Detaylı olarak, Mozgovoy’un hedefi bundan başka, tüm Ukrayna’nın kapsamlı politik ve ekonomik yeniden inşasını içeriyordu.

MB: Herhangi bir devletten veya siyasi örgütten destek alıyor musunuz?

Krot: “Hayalet” Tugayı’na herhangi bir devletten destek yok.

Her zaman çeşitli ulusal ve yurtsever örgütlerden insani yardım ekibi, Avrupa ve Rusya Federasyonu Komünist Partisi vardı. Özellikle Komünist Parti yardımlarda bulundu.

Son günlerde, tugayımız (Lugansk Halk Cumhuriyeti’nin dokümanlarına göre, 14. Bölgesel Savunma Taburu olarak) LHC Halk Milisliği Karargahı’ndan -yiyecek, cephane, üniforma ve maaş olarak biraz para gibi- kimi yardımlar aldı. Bu (diğer sivil toplum kuruluşları ve partilerin yardımlarına ek olarak), tugayımızı uygun koşullarda tutmamıza olanak sağlıyor.

MB: İspanya iç savaşından sonra Avrupa’da ilk defa dünyanın dört bir yanından gelen enternasyonalist savaşçılar faşistlere karşı savaşıyor. Bu, komünist parti ve örgütler için bir dönüm noktası olabilir mi?

Krot: Kuşkusuz bu mümkündür! Enternasyonalistler, solcu savaşçılar-komünistler ve sosyalistler, silahlanarak halkın çıkarlarını savunmaları gerektiği zaman, bunu yapabileceklerinin örneğini gösterdiler. Sol-kanat hareketin güçsüz olmadığını, yozlaşmadığını ve dişsiz bir köpeğe dönüşmediğini kanıtladılar.

Ve evet, eğer komünist partiler ve örgütler kapitalist sisteme karşı güçlerini uygun şekilde biriktirme avantajını yakalayabilirlerse, bu onlar için bir dönüm noktası olabilir.

Başka bir şey de, solun bu şansının kapitalistler tarafından önleneceği ve zaten önlenmeye çalışıldığıdır. Kimi zaman zor kullanarak, -örneğin “Rus Baharı”[1]eylemcilerini öldürerek veya tutuklayarak- kimi zaman ise bu kuvveti kurnazca kapitalistler için doğru ve güvenli bir yola yönelterek.

Fakat her şey solun kendisine bağlıdır.

MB: Komünist savaşçılar Prizrak’a nasıl katılıyor, nasıl ilişkiye geçiyor? Her komünist partisiyle işbirliği yapıyor musunuz?

Krot: Tugay, faşizme karşı mücadeleye ilgili olan tüm güçlerle (parti ve ulusal örgütler) birlikte çalışmaktadır.

Komünist savaşçılar Hayalet Tugayı’na komutan yardımcısı Aleksey Markov ile veya “Aleks” kod adlı siyasi subay ile iletişime geçerek katılabilirler.

Aslolan, savaşmaya olan istek ve yetenektir. Ek olarak, komutanların emirlerini yerine getirebilmek açısından, en azından temel Rusça bilgisinin olması önemlidir. Bunlar olmaksızın, düşmanı yenmek mümkün değildir.

 “Hayalet” Tugayları’nda görev almak, yalnızca Rusya Federasyonu üzerinden mümkündür (Kiev denetimindeki bölgelerden ulaşmak mümkün değil.)

MB: Kapılarınız tüm anti-faşist güçlere açık mı?

Krot: Evet, yukarıda bahsettiğim gibi, tugay faşizme karşı mücadeleye ilgi duyan tüm parti ve ulusal örgütlerle birlikte çalışmaktadır.

MB: Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilere ne söylemek istersiniz?

Krot: Sıkın dişinizi yoldaşlar! Komünizmin zaferi ne olursa olsun kaçınılmazdır. Bize düşen görev bu zaferi hızlandırmak ve zamanı yakınlaştırmaktır. Ve başaracağız, en önemlisi de inanmak ve zafer için çabalamaktır.

MB: Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyoruz. Başarılar.

Kaynak: www.mucadelebirligi.com

Notlar

  1. 2014’te Donbass’ta ve Kırım’da başlayan Kiev cuntası karşıtı ayaklanmadan bahsediliyor.

 

 

– 08.09.2016 / isyandan.org       

FHKC: Türkiye’nin Suriye’yi İşgal Operasyonunu Kınıyoruz

FHKC siyasi bürosu, son toplantısında çeşitli ulusal, bölgesel ve uluslararası konuları değerlendirdi. FHKC, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik işgal saldırısını kınadığını belirtti

FHKC siyasi bürosu, son toplantısında çeşitli ulusal, bölgesel ve uluslararası konuları değerlendirdi.

Ele alınan konular arasında Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği işgal operasyonu da yer aldı. Siyasi büro, bu müdahalenin Suriye’nin bütünlüğüne ve bölgeye olan stratejik yansımalarını tartıştı.

Yapılan tartışmalarda şu tespitler yapıldı:

“-FHKC, Türkiye yönetiminin Suriye topraklarına karşı düzenlediği askeri operasyonu, doğrudan ve stratejik olarak Suriye devleti ve bütünlüğüne karşı planlanmış bir işgal ve düşmanca bir davranış olarak tanımlar.

-Bu saldırı ve işgalin, politik ve güvenlik temelli bölgesel veya uluslararası anlaşmalarla herhangi bir biçimde izahı kabul edilemez.

-FHKC, güvenlik bölgesi veya koridoru adı altında hangi gerekçeyle sunulursa sunulsun, bu müdahalenin Suriye krizini derinleştireceğini görür.

-Suriye devleti ve toprağına karşı yapılan bu saldırıya, Arap dünyası tarafından karşı çıkılmalı ve onu pazarlayan mantık reddedilmelidir.”

FHKC, Türkiye’nin Suriye topraklarını bölmeye yönelik tüm projelerine karşı olduğunu belirtirken,”Suriye topraklarının bütünlüğüne ve Suriye devletine inandığı için bu alçak saldırıyı kınar ve reddeder. Aynı zamanda, dünya özgürlük hareketlerini ve tüm Arap dünyasını bu saldırıyı kınamaya çağırır” dedi.

 

 

– 08.09.2016 / isyandan.org

Venezuela Halkı Sağın Saldırılarına Sokakta Cevap Veriyor

Binlerce Venezuelalı başkent Caracas ve diğer büyük şehirlerde düzenledikleri gösterilerde Başkan Maduro hükümetini istikrarsızlığa sürüklemek isteyen sağa karşı mücadele kararlılığını gösterdiler.

Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV)’nin çağrısı ile yapılan gösterilere taban örgütleri, demokratik kitle örgütleri, ve genel kamuoyu destek verdi.

PSUV Başkan Yardımcısı Diosdado Cabello, “Hükümet ve devrimci halk, barışı ve ulusal istikrarı savunmak için sokaklarda kalmalı” dedi. Geçen hafta Caracas’ta düzenlenen gösteriye “Caracas’ı Fethedelim!” adını veren muhalefete karşı Devrimci hükümet ve Venezuela halkı karşıt bir gösteri örgütlemişti.

Hükümetin ve halkın bu adımı darbe hazırlıklarını boşa çıkarmıştı. Yapılan operasyonlarda Devrimci hükümetin yetkililerine ve tabanda çalışan militanlara suikast düzenlemeyi hedefleyen bir çok karşı-devrimci, tabancalar, patlayıcılar ve diğer silahlarla birlikte yakalandı.

Maduro Hükümetinin sağın saldırıları ve ekonomiyi bloke etme faaliyetleri sonucu başlayan gıda krizi Kolombiya ile sınır gerginliklerine de yol açmıştı. Devrimci Hükümet gönüllü çalışma programları ile doğal tarımla yapılan üretim programını hayata geçirerek sağın sabotajlarına cevap verdi. Ardından herkese konut sağlamayı amaçlayan konut projesi hayata geçirilmeye başlandı. Üretimi sabote eden fabrikalara el konulmaya başlandı. Taban örgütleri ve taban komiteleri örgütlenmelerini güçlendirmeye ve öz-savunmayı ve öz-yönetimi inşa etmeye başladılar.

Brezilya darbesinden güç alan Venezuela sağı yıl sonundan önce başkanlık seçiminin yeniden yapılması için ülkeyi referanduma götürmek istiyor.

Venezuela’da yıllardan beri süren mücadele kritik bir aşamaya doğru gidiyor.

 

 

– 07.09.2016 / isyandan.org       

Güney Afrika: Öğrenciler İşgal ve Yol Keserek Direnişi Sürdürüyor

KwaZulu Natal Üniversitesi’nin çeşitli kampüslerinde okul ücretlerine zam yapılmaması talebi ile süren eylemlere polis müdahale etti.

Geçen hafta bir sınav merkezinin ateşe verilmesi sonucunda taleplerine karşılık bulamayan öğrenciler bu hafta üniversite içindeki binaları işgal etmeye başladılar. Polisin işgal edilen binaları ve çevresini giriş-çıkışa yasak bölge ilan ederek müdahale etmesi sonucu üniversite, savaş alanına döndü. Bina içindeki odalarda onlarca gaz bombası fişeği ve plastik mermi kovanı bulundu.

Öğrenciler kampüs yakınlarındaki bir caddeyi lastik yakarak trafiğe kapattılar. Üniversitenin üç kampüsünde yaklaşık 700 öğrenci eylemlere katıldı. 13 öğrenci polis tarafından gözaltına alındı.

Eylemler sonucu üniversite yönetimi Öğrenci Temsilciler Konseyi ile görüşmeyi kabul etti.

 

 

– 07.09.2016 / isyandan.org       

Kolombiya: ELN Yol Kesti, Karakollara ve Boru Hattına Saldırdı

Kolombiya’nın ikinci büyük gerilla örgütü Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN), son bir hafta içinde 4 saldırı gerçekleştirdi.

Eylül ayının başında Aracua ilinde bir otobanda yol kontrol eylemi gerçekleştirdi. İki polis karakoluna bombalı ve rokeatarlı saldırı düzenledi.

Venezuela sınırına yakın olan Norte de Santander ilinde bulunan devlet mülkiyetli Ecopetrol Şirketi’ne ait olan Cano-Limon Covenas petrol boru hattını havaya uçurarak petrol nakliyatını durdurdu.

780 km uzunluğundaki petrol boru hattı ABD petrol şirketi Occidenal Petroleum’un çıkardığı petrolü Covenas’ın Caribbean limanına ulaştırmaktadır.

ELN ile resmi görüşmelere başlamayan hükümet taahhütlerine uymadığı gibi ELN’ye karşı operasyonlarını artırmaya başladı. ELN de saldırılara giderek artan ölçüde karşılık vermeye devam ediyor.

 

 

– 07.09.2016 / isyandan.org       

Keşmir: 75 Kişi Katledildi, Sokağa Çıkma Yasağı İki Aydır Sürüyor

Bütün partilerden temsilcilerin oluşturduğu Hindistan heyetinin Keşmir’den ayrıldığı 6 Eylül Salı günü genç bir eylemci daha katledildi, ölü sayısı 75’e çıktı. 20 Yaşındaki Naseer Ahmad, güvenlik güçlerinin attığı gaz fişekleri ve vücuduna saplanan çok sayıda saçma tanesi nedeniyle hayatını kaybetti.

8 Temmuz’da militan direnişçi Burhan Wani’nin Hindistan ordusu ile girdiği çatışmada öldürülmesiyle beraber eylemler baş göstermişti. Eylemciler Hindistan’ın bölgeye dayattığı şiddete ve baskıya taşlarla, öz savunma örgütlenmeleri ve grevlerle sokak sokak dövüşerek cevap verdi.

Hindistan heyetinin göstermelik ziyareti süresince dahi devlet şiddeti dinmedi. Polisin Keşmir’in Kulgam bölgesinde düzenlenen bir yürüyüşe saldırmasının ardından öfkelenen halk Pazartesi günü bir polisin evini ateşe verdi. Özgürlük yürüyüşüne katılmak isteyen gruba polisin saldırması sonucu Srinagar’da da çatışmalar çıktı.

Halk devlet şiddetine karşı hayatı grevlerle durduruyor. Akşam saatlerine kadar tüm işyerleri, akaryakıt istasyonları kapalı tutuluyor. Hindistan heyeti muhalif gruplarla görüşmeyi reddederken direnişçiler öncelikle politik tutsakların serbest bırakılmasını, saçmalı silahların derhal yasaklanmasını, sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını ve eşit müzakere koşullarının sağlanmasını talep ediyorlar.

 

 

– 06.09.2016 / isyandan.org       

Malezya’da Sri Lanka Heyetine Tamil Saldırısı

4 Eylül Pazar günü, Tamil Kaplanları sempatizanı olduğu iddia edilen beş eylemci, Malezya’daki Kuala Lumpur Uluslararası Hava Limanında Sri Lanka Yüksek Komiserine saldırı gerekçesi ile tutuklandı. Polis tutuklanan eylemcilerle ilgili bilgi vermekten kaçındı.

Tamil eylemcilerin, Sri Lanka’dan gelen bakan ve heyetini karşılamak üzere hava limanında bekleyen Ibrahim Sahib Ansar’a yaklaştıkları ve kendisinden Sri Lanka Başkanı Mahinda Rajapaksa’nın nerede olduğunu öğrenmeye çalıştıkları belirtildi. Ansar’dan umdukları yanıtı alamayan eylemciler yüksek komiserin başına vurdular. Ansar’ın hastaneye kaldırıldığı ve sağlık durumunun iyi olduğu belirtildi.

Malezyadaki Tamil örgütleri, Tamil Elam Kurtuluş Kaplanları’na (TEKK) karşı yürüttüğü kirli savaşta işlediği savaş suçları nedeniyle Mahinda Rajapaksa’nın Malezya ziyaretini protesto ediyorlar. Tam 25 yıl süren iç savaşın son aşamasında 100 bin Tamil devlet tarafından katledilmişti.

Öte yandan Malezyalı Hint İlerici Birliği, Malezyalı Tamiller ve Malezyalı Hint Eğitim Dönüşüm Birliği de savaş suçlusu Mahinda Rajapaksa’nın ziyareti öncesi Malezya’daki Sri Lanka budist tapınağı önünde toplanarak başkanın kuklasını ateşe verdiler ve Rajapaksa’nın tapınağa girmesine izin verilmemesini talep ettiler.

 

 

– 06.09.2016 / isyandan.org       

MST, Topraksız Aileler İçin Hükümet Binasını İşgal Etti

Brezilya’nın en büyük toprak hakları hareketinden yüzlerce protestocu, 120 bin topraksız aileye ekilebilir tarım arazisi verilmesi ve diğer reformların gerçekleştirilmesi talebiyle 5 Eylül Pazartesi günü, başkentte bulunan hükümet binasını işgal ettiler.

MST yaptığı açıklamada, diğer çiftçi grupları ile Brezilya’nın Topraksız İşçiler Hareketi (MST)’nin protesto çığlıklarının birleşerek Brasilia Merkezi Planlama Bakanlığı bürosunun işgal edildiğini duyurdu.

MST, ülke genelindeki çeşitli kamp yerlerinde yaşayan 120 binden fazla aileye acil olarak toprak verilmesini talep ettiklerini belirtti.

Kanada’daki Windsor Üniversitesi’nde 2016 yılında yapılan bir çalışmaya göre, Güney Amerika’nın en büyük ülkelerinden biri olan Brezilya’da ülke genelinde beş milyon civarında topraksız aile bulunuyor. Aynı çalışma ülke topraklarının yaklaşık yüzde 45’inin, Brezilya nüfusunun yüzde birine ait olduğunu söylüyor.

Protestocular çiftçiler için daha fazla teknik desteğin yanı sıra yeni hükümetin, toprakların yabancılara satışını sınırlandıran yasanın kaldırılmasına yönelik planının da iptalini talep ettiler.

MST, “Yabancılara gelişigüzel toprak satışı, bizim ulusal egemenliğimize karşı bir tehdit,” diyor.

MST’nin ofis işgali de dahil olmak üzere son günlerde Temer karşıtı gösteriler artarak yayılmaya devam ediyor.

 

 

– 06.09.2016 / isyandan.org       

Şili: Öğrenciler Kredi Borçlarına Karşı Yürüdü

 ‘Bu sistemin tutsağıyım’ yazılı afişler taşıyan öğrenciler 4 Eylül Pazar günü başkent Santiago sokaklarında yüksek öğrenim kredisi borçlarına ve paralı eğitime karşı yürüdüler.

‘Okuduğu için borçlandı’ pankartı arkasında yürüyen Şili Üniversite Öğrencileri Ulusal Konfederasyonu (Confech) yüksek öğrenim bedellerine dikkat çekmek için hükümetin öğrenim kredisi sistemini kaldırması talebi ile eyleme çağrıda bulunmuştu.

Confech yaptığı açıklamada ‘bir milyon ailenin paralı eğitim nedeniyle mağdur olduğunu ve gençlerin 25 yıl boyunca borçlandırıldıklarını’ ifade etti.

Gösterilerin hedefinde yoksul öğrencileri devlet garantörlüğünde özel bankalardan kredi almaya zorlayan ‘Devlet Garantili Kredi Sistemi’ (CAE) vardı. Ülkedeki öğrenci hareketi paralı eğitime karşı uzun zamandır mücadele veriyor.

Confech Başkanı Patricio Medina paralı eğitime alternatif olarak üniversite işçi örgütleriyle beraber farklı öneriler üzerinde çalıştıklarını ifade etti.

Pazar günkü yürüyüş, kampüs işgal eylemine katılan 3 öğrencinin okuldan atılması, 22’sinin ise uzaklaştırılması üzerine öğrencilerin Alberto Hurtado Ünivesitesi dekanının ofisini basmasının ardından gerçekleşti. Confech liderlerinden Gustavo Orellana, 25 öğrencinin aldığı cezanın öğrenci hareketinin suçlulaştırılması politikasının bir parçası olduğunu vurguladı.

2011 yılında ateşlenen öğrenci protestoları 2015’te Başkan Michelle Bachelet’i parasız üniversite eğitimi planına ‘evet’ demek zorunda bırakmıştı. Bu plan, 1981’de Augusto Pinochet askeri rejimi döneminde getirilen paralı eğitimin kaldırılması yönünde tarihi bir adım olarak nitelendirilmişti. Ne var ki verilen sözler tutulmadı ve hükümetin verdiği sözlerde geciktiğini gören öğrenciler direnişi yükselttiler.

 

 

– 05.09.2016 / isyandan.org       

Fransa: Nantes’ta Hava Limanı İnşaatına Karşı Direniş

Elli yılı aşkın bir süredir yerel halk ve çiftçiler zaten halihazırda bir hava limanı bulunan Nantes şehrine bir yenisinin daha inşa edilmesine direniyorlar. Çok uluslu Vinci şirketi bu zengin sulak arazilere ve ormanlara inşaat yapmak istiyor. Dünyanın dört bir yanından eylemciler, çiftçiler, köylüler, sendikacılar, yurttaşlar, kağıtsızlar, mülteciler, çevreciler ve daha bir çoğu, la ZAD (Zone À Défendre) ismini verdikleri 4 bin akrelik toprağın savunulması için örgütleniyorlar.

2012 yılındaki polis saldırısı ve direnişin barikatları, Notre dames des Landes, Fransa

2012 kışında çevik kuvvet bölgeyi boşaltmaya kalkıştı ve kararlı bir direnişle karşılaştı. Direnişin 40 bin kişinin katıldığı gösterilerle desteklenmesi nedeniyle polis “Cesar” ismini verdiği operasyonu durdurmak zorunda kaldı.

Geçtiğimiz üç sene boyunca uğruna direnilen bu bölge, harekete çeşitlilik katan farklı yaşam deneyimlerinin ve biçimlerinin birlikteliğine ev sahipliği yaptı. Mülkiyete ve hava limanı projesine karşı arazinin kullanımına ve yaşamına dair farklı fikirler geliştirildi.

2012 yılının Ekim ayında polis operasyonuna karşı yaklaşık 25 bin aktivist hava limanı yapılması planlanan araziyi işgal etti.

Geçtiğimiz 3 sene boyunca direniş devam etti. Buldozerlerin önündeki direnişten bir kare, Eylül 2014

Hükümetin boşaltma girişimine karşı tüm Fransa’dan onbinlerin katıldığı eylem, 24 Şubat 2016. Bu eyleme İstanbul’daki 3. hava limanına karşı direnenler de destek mesajı göndermişti.

Şimdi ise bütün bölge yine bu hava limanı inşaatı tehdidi ile karşı karşıya. Başbakan Valls Ekim ayında arazide yaşayan, tarım yapan, çalışan herkesin zorla çıkartılacağını açıkladı.

8 Ekim’de on binler, savunucularının ZAD ismini verdiği arazide toplanacak. Köylülerin geçmiş mücadelelerini onurlandırmak adına ahşap değnekleriyle gelecekler ve gerektiğinde tekrar geri almak üzere onları arazide bırakacaklar. Eylemciler aynı zamanda düzinelerce marangoz tarafından inşa edilmiş olan hangarı zorla boşaltmaya direnmek için üs olarak kullanacaklar.

Herkesi ZAD direnişi ile dayanışmak adına Fransız hükümetine ya da Vinci şirketine yönelik protestolar örgütlemeye çağırıyoruz. Bu hava limanı inşa edilmeyecek, ZAD üzerindeki hayat korunacak.

 

 

– 05.09.2016 / isyandan.org       

Etiyopya: Protestocular Siyasi Tutsakların Serbest Bırakılmasını İstiyor

Afrika’nın en kalabalık ülkelerinden biri olan Etiyopya’da halkın öfkesi devam ederken muhalefet liderlerinden Tiruneh Gamta, hükümet karşıtı protestolar nedeniyle gözaltına alınan siyasi tutsakların serbest bırakılmasını talep etti.

Oromia’da protestolar, hükümetin başkenti, Oromia bölgesine doğru genişletme planını açıkladığı geçen Kasım ayında başlamıştı.

Birçok Oromolu bu planı, verimli toprakları yok etme planı olarak gördüğünü belirtti. Bu plan rafa kaldırılsa da hükümet karşıtı öfke, protestolarda gözaltına alınanların serbest bırakılması ve demokratik hakların genişletilmesi çağrısıyla yayıldı.

Protestolar bir zamanlar Amhara’nın bir parçası olan ama 20 yıl kadar önce komşu Tigrayan bölgesine dahil edilen Wolkait ilçesinde başladı ve daha sonra genişleyerek yaygınlaştı.

Yönetimi elinde bulunduran Etiyopya Halkının Devrimci Demokratik Cephesi (EPRDF), vatandaşlarının güvenliğinden kendisinin sorumlu olduğunu savunarak Birleşmiş Milletler’in gözlemci gönderme isteğini geçen ay reddetmişti.

Aynı zamanda Batı’nın yakın müttefiki olan hükümet, internete erişimi engelleyerek, muhalefeti susturmakla suçlanıyor. Hükümet geçen yıl yapılan seçimlerde 547 sandalyeli meclisin 546 sandalyesini kazanarak tek başına iktidar olmuştu.

Çağrı, çok sayıda protestocusu gözaltına alınan Oromo yerli halkından, Tiruneh Gamta, tarafından yapıldı.

New York merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, hükümet karşıtı öfkenin Kasım ayında alevlenmensinden beri en az 500 kişi öldürüldü. İnsan hakları örgütlerinden binlerce eylemci tutuklandı, gözaltına alınanların pek çoğundan ise haber alınamıyor.

Gamta, El Cezire’ye verdiği demeçte, “Biz hangi siyasetten, dini inançtan olursa olsun tüm politik tutsakların serbest bırakılmasını istiyoruz. Bununla birlikte, demokratik hakların genişletilmesine ihtiyacımız var,” dedi.

Hükümet ise, ‘barış karşıtı’ unsurlar dediği ülke dışındaki ve içindeki muhalefet gruplarını suçlayarak güvenlik güçlerinin “sistematik” bir şiddet uygulamadığını belirtti ve bağımsız bir soruşturma başlatmak için söz verdi.

El Cezire’ye röportaj veren bir kadın, “Ben pazara giderken tutuklandım ve cezaevinde hücreye atıldım, idman adı altında dayak işkencesi gördüm” dedi.

Oromo yerli halkının Kasım ayında başlattığı protestolar Amhara bölgesine yayıldı. Amharalı protestocular da daha geniş siyasi ve ekonomik haklar talep etmeye başladılar.

Oromo ve Amhara halkları Etiyopya nüfusunun yaklaşık yüzde 6’sını oluşturuyorlar ve her iki halk da, Tigrayan etnik grubu üyelerinin hakim olduğu hükümeti suçluyor.

Hükümet sözcüsü, Getachew Reda, ne gerekiyorsa yapacağız dese de protestocular daha önce de hükümetin benzer açıklamalarda bulunduğunu söylüyorlar.

Son olarak bu hafta başlarında başlayan isyanla protestocular yabancı sermayeli işletmeleri hedef aldılar. Oromia ve Amhara bölgelerinde yerli halklar, Hollandalı tekelci şirkete ait çiçek çiftliklerini ateşe verdiler.

Öte yandan özel bir gazetenin haberine göre başkent Addis Ababa yakınlarındaki Qilinti hapishanesinde yangın çıktı.[1]3 Eylül Cumartesi, sabahın erken saatlerinde başlayan yangının hapishaneden kaçabilmek için bilinçli olarak çıkartılmış olabileceği belirtildi. Yangının çıktığı hapishane Oromo halkından önde gelen politik tutsakların tutulduğu bir hapishane olması nedeniyle ayrı bir öneme sahip. Henüz teyit edilmemekle birlikte polisin açtığı ateş sonucu ölü ve yaralı sayısının 20’ye çıktığı ifade ediliyor.[2]Haberin dayandırıldığı kaynaklara göre federal polis hapishane yönetimine el koydu.

 

– Kölelik Koşullarına Karşı ABD’li Mahkumlar Ayaklandı

11/09/2016 – Direnişteyiz Çeviri Ekibi

Mahkumlar ve kurumlar geçtiğimiz Cuma ve Cumartesi günü, mahkum emeğinin sömürüsüne dayalı milyarlarca dolarlık cezaevi endüstrisini devirmek için bir araya geldi. Pek çok cezaevinde ve dünya genelinde de tertiplenen eylemler, iş bırakmalar ve koğuş işgalleriyle sonuçlandı.

Tarihteki en büyük eylemlerden biri gerçekleştirilirken, dünya çapında 10 ülke de eylemlere katıldı.

Geçtiğimiz Cuma günü, tarihteki en büyük cezaevi grevlerinden birine sahne oldu. Onlarca eyalette gerçekleştirilen eylemler haftasonu ise dayanışma kıvılcımını çakarak dünya geneline yayıldı.

ABD’de cezaevlerinde kölelik koşulları dayatılıyor

Eyaletlerde gerçekleştirilen grevler, Attica cezaevi isyanının 45. yıldönümünde düzenlendi. Attica isyanı, Attica cezaevinin bir süre kapatılmasını sağlamış; ülke genelinde cezaevlerindeki emeğin haksız sömürüsünü duyuran bir ses olmuştu. İsyan ise 29 Siyahi ve Porto Rikolu mahkumun ölümüyle sonuçlandı.

Bugün ise, 1 milyona yakın mahkum, neredeyse bedavaya çalıştırılıyor. Emeği karşılığında saat başına bir kaç sent ancak alabilen mahkumlar ise, Post-it, McDonalds, British Petroleum, Victoria’s Secret, Renault, Yves Rocher, L’Oreal gibi markaların büyük pazarlarda satılan ürünlerinin üretim sürecinde yer alıyor.

Cezaevlerindeki emek, tesisin işlerliliğinin devamı için var ediliyor. Özelleştirilmiş cezaevleri ise, patronlara artı değer kazandırıyor çünkü mahkumlar asgari ücretin bile kat kat altında ücretlerle çalıştırılıyor.

ABD yasaları ise işledikleri suçlardan hüküm giymiş mahkumların sömürü koşullarında çalıştırılmasına imkan sağlıyor.

CBS Haber’e konuşan Prison Legal News editörü Alex Friedmann ise, işçi haklarını ve güvenliğini koruma altına alan hiçbir yasanın cezaevlerinde uygulanmadığını ifade ediyor.

Cezaevlerindeki mahkumların hak savunucuları ise mahkumlara dayatılan çalışma koşullarının köleliğin bir benzeri olduğunu ifade ediyor.

Cuma günkü grevleri örgütleyen IWW Hapsedilmiş İşçiler Örgüt Komitesi ise, “Mahkumlar ücretsiz ya da çok düşük ücretlere çalıştırılıyor. Bu köleliktir,” açıklamasında bulunuyor.

 “Kırbacın yerine biber gazı kullanılıyor olabilir; ancak diğer her türlü işkence devam ediyor: tecrit, baskılayıcı konum; bizler sanki birer hayvanmışız gibi çıplak aramaya taabi tutma…”

Beklenilen verimde çalışmayan ya da çalışmayı reddeden mahkumlara ise fiziksel şiddet ya da cezalara dayalı yöntemler; baskılar dayatılıyor.

Dünya genelinde eylemler gerçekleştirildi

Cezaevi emeğiyle ilişkilenen şirketlere, göçmenler için ceza koşullara ve cezaevleri sömürüsüne dikkat çekmeye çalışan aktivistler ise, pek çok ülkede oturma eylemleri ve gösteriler gerçekleştirdi. ABD’deki cezaevi emeğine ve sömürüsüne dayalı politikaların sonlandırılması için aktivistler, Sırbistan, Litvanya, İspanya, Fransa, İngiltere, Yunanistan, Almanya, İsveç, Avustralya ve Kanada’da sokaklara çıktı.

Tutukluluk oranlarının Avrupa’da en yüksek oranda olduğu Litvanya’da aktivistler, “Dünya yüksek güvenlikli büyük bir hapishanedir” diyerek sokaklardaydı: “Avcı pazarlarla ve acımasız devletlerle baskılanan, yoksullaştırılan bizlere hiçbir seçenek bırakılmıyor.”

Sırbistan’da ise aktivistler, “Sırbistanın kuzey düzlüklerinde, Avrupa’nın kapılarında, ısı kameraları, saldırı köpekleriyle; drone’ları, polisleri, askeri ve ırkçı çeteleriyle koca bir yapı duruyor… Halkları birbirinden uzaklaştıran sistem, bu yasaklar sayesinde ekonomik ve politik kazanç sağlıyor. Ancak özgürce hareket etme isteği, duvarlardan daha güçlüdür ve bizleri durduramaz,” diyor.

Cumartesi günü ise 800 gösterici, İngiltere’nin Yarl’s Wood Alıkoyma merkezinde, Belford’da bir araya gelerek göçmen ve mültecilerin insan haklarının ihlaline karşı çıktı.

ABD’de ise, onlarca mahkum greve katıldığı için kilitlemelerle, bekçilerin tacizi ve baskılarıyla karşılaştı.

ABD’de ulusal düzlemde, cezaevlerinde ve dışarıda eylemi örgütleyen Hapsedilmiş İşçiler Örgütüaçlık grevleri ve oturma eylemlerine giderek cezaevlerindeki işleyişe karşı çıktı. Florida eyaletinin Holmes Cezaevi’nde 400 mahkum cezaevi işleyişini durdurarak dört koğuşu ele geçirdi. Nebraska hapishaneside ise yangın çıktı.

ABD’deki cezaevlerinde sömürü koşullarını artıracak yasalar genişletilirken, özelleştirmeler ve mahkumiyetler artıyor. Bilhassda siyahi ve Latin kökenli vatandaşların mahkumiyetine ve emeğinin sömürüsüne dayalı bir cezaevi işletme sistemi 90’lı yıllardan bugüne büyüyerek kölelik koşullarını halklara dayatıyor. ABD’deki böylesi bir sisteme karşı ise tepkiler ve öfke gittikçe büyüyor; esarete karşı halklar örgütleniyor.

 

 

– Şili’de Gümüş Madeni İşçileri: “Biz Sizin Kırıntıları İstemiyoruz!”

11/09/2016 – Direnişteyiz Çeviri Ekibi

Şili’de Los Bronces bakır madeni işçileri Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde son teklifleri reddedilince cuma günü greve çıktı.

Şili’de Los Bronces bakır madeni işçileri Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde son teklifleri reddedilince cuma günü greve çıktı. Geçen yıl 437. 800 ton üretim yapan işçiler Güney Afrikalı şirketinin geri adım atmaması üzerine Ferollenes yolunda 16 km.’lik barikat kurarak trafiğe yolu kapadı. Şirket yönetiminin geri adım atması üzerine eylem sona erdirildi.

 

 

– Küba’nın Okuryazarlık Programına İlişkin Bilinmesi Gerekenler – Daniel Alan Bey

11/09/2016 – Direnişteyiz Çeviri Ekibi

770 milyon insanın temel okuma ve yazma becerilerinden yoksun olduğu böylesi bir dünyada, Küba okuryazarlık oranının %100 olduğu az sayıda ülkelerden biri.

Küba bağımsızlık liderlerinden Jose Marti(1853-1895): Eğitim, insana dünyanın kapılarını açar; özgürlük ve sevginin anahtarlarını verir; kendi yolunda yürüme iradesini verir; özgür bir varlık olması yolunda aydınlatır.

1959’da gerçekleştirilen Küba Devrimi, ABD’nin ülkeyi ve devrimi sakat bırakmak istediği ekonomik engelle karşılaştı. Bu durum ise küçük ada halkını kendi başlarına, kendilerine bel bağlamaya zorladı.

Uluslararası Okuryazarlık Günü’nde teleSUR ise Küba halkının tahsilsizlikle mücadelede edindiği göz ardı edilemez kazanımları; bu sayede eğitim alanında nasıl bir uluslararası model ve bir süper güç haline geldiğini değerlendirdi.

1959 Devrimi öncesi Küba’da okuryazarlık çok düşüktü. Fidel Castro’nun 26 Temmuz Hareketi, ABD destekli diktatör Başkan Fulgencio Batista’yı 1 Ocak 1959’da devirdi. Başa geçen yeni devrimci hükümet, okuryazarlık oranının %60’lara karşılık geldiği bir ülkeyi devraldı.

Devrimden sonra Küba’da 2 yıl içinde okuma yazma bilmeyenlerin oranı neredeyse sıfıra indirildi. 1961 yılı Küba hükümetinin “eğitim yılı” olarak adlandırdığı yıl olarak gerçekleşti. 1961’in sonunda ülke genelindeki okuryazarlık oranı %96’ya yükseldi. Bunu sağlayan şey ise, bini aşkın “okuryazarlık ekipleri”nin ülke genelinde, yerel bölgeleri gezerek, eğitim kurumlarının temelinin atılması oldu. Bu kurumlar daha sonrasında, Amerika ülkelerinin en başında gelen demokratik eğitim sistemi modelinin tesisini sağladı.

Önceki Batista rejiminde artı değere ve kara dayalı bir eğitim modeli Küba’ya dayatılmaktaydı. Okullar, koley ve üniversitelerin özelleştirilmesi teşvik ediliyordu. 1961 yılıyla birlikte, devrim hükümeti halk için eğitim modelini benimseyerek bütün eğitim kurumlarını kamulaştırdı; her çocuğun bir insani hak olarak kaliteli ve parasız eğitime erişimini güvence altına aldı.

Eğitim Afro-Kübalı ve yerellerdeki Kübalıların, kadınların erişebileceği noktaya getirildi. Tarihsel olarak ayrımcılığa uğrayan, dışlanan gruplar ve yerellerdeki işçi sınıfı Küba Okuryazarlık Kampanyası’ndan çok büyük faydalar sağladı. Önceki Batista rejimi döneminde, okuma yazma bilmeyenlerin oranı şehirlerde %11 iken ve yerellerde %40’lara varırken, bu eşitsizlik 1961 yılının sonunda ortadan kalktı.

Angola’dan Pakistan’a, uluslararası düzlemde eğitimi teşvik edecek politikalar izlendi. Küba devriminin enternasyonal anlayışıyla dünya çapında profesyonel eğitimciler bu gibi bölgelere gönderildi. Küba’nın okuryazarlık programı kapsamında dünya genelinde milyonlar okuryazarlığa erişti.

Bugün İspanya’dan Venezuela’ya, 30 ülke üzerinde 10 milyonu aşkın bir nüfus, Küba’nın “Yo Si Puedo” (Evet, Yapabilirim) programı aracılığıyla okuma yazma öğrendi. Program kapsamında yoksul ve eğitime erişemeyen yetişkinlere ve çocuklara parasız eğitim götürüldü.

Program Afrika ve Avusturalya’da da yürütülüyordu. Küba destekli model, Avustralya’nın Aborjin topluluklarında uygulandı. İngilizce konuşan Aborjin nüfusunun yetişkinlerinin %65’i okuma yazma bilmemekteydi. Timor-Leste’de 200 bin kişiye, 5 yıl içerisinde okuma yazma öğretildi. Angola’da ise 300 bin kişi programdan faydalandı.

Latin Amerika’da Venezuela da, programı benimseyerek okuryazar olmayan nüfusun oranını sıfıra indirdi. Yo Si Puedo programının uluslarası düzlemde en büyük destekçisi olan Venezuela, programdan en kitlesel boyutta faydalandı. On binlerce insan, bu inisiyatif altında eğitim programından faydalandı. Hugo Chavez yönetimi, 2003 yılında programı uyguladı. Ülke 2005 yılında UNESCO tarafından %100 oranla okuryazar ilan edildi ve ülke genelinde okuma yazma bilmeyen kalmadı.

Dünya genelinde Küba ise, eğitime bütçe ayıran ve eğitimi destekleyen ülkelerin en başında geliyor. GSYİH’sının %13’ünü eğitime ayıran Küba, dünya genelinde başta geliyor. ABD’de bu oran %5.4, Kanada’da %5.5, Fransa’da %5.9, İngiltere’de ise %6.2. Sosyal demokrat politikalarıyla ön plana çıkan Danimarka’da bile bu oran ancak %8.7’yi buluyor. Küba bu anlamda bütün dünyaya örnek oluyor.

 

 

– Brezilya’da 8 Saatlik Mesai Artırılıyor

10/09/2016 – Direnişteyiz Çeviri Ekibi

Rousseff’in görevden alınmasıyla başa geçen darbeci Temer hükümeti, geçici işçilerin çalışma saatlerini artıracak düzenlemeyi yürürlüğe koymak için yasa teklifinde bulundu.

Darbeci Temer hükümeti, geçici işçilerin 8 saatlik mesai saatini 12 saate kadar çıkaracak bir yasa teklifi sundu. Emek Bakanı Ronaldo Nogueira’nin yapptığı açıklamayla birlikte, projenin işadamlarını rahatlatacak düzenlemeyi amaçladığı ifade ediliyor.

Böylesi bir düzenlemenin gündeme getirilmesinin ardından çalışma saatlerinin artırılmasına karşı çıkan Brezilyalılar ise sokaklara çıkacak. Ülkenin önde gelen sendikaları genel grev çağrısında bulundu.

Bu ise, Michel Temer’in hükümetin başına geçtiğinden beri getirmek istediği düzenlemelerden sadece biri.

Noeira ise, “haftaiçi daha fazla saat çalışıp, Cumartesi gününü de tatil olarak değerlendirmek isteyen işçiler var,” açıklamasında bulunarak teklifi yumuşatmaya ve meşrulaştırmaya çalışıyor.

Brezilya’nın en büyük sendikası olan Birleşik İşçi Merkezi ise 22 Aralık için Temer’in neoliberal reformlarına karşı büyük bir genel grev çağrısında bulundu. Sendika başkanı Freitas, “işte darbe bu nedenle yapıldı; haklarımızı ellerimizden almak için” diyerek tepki gösterdi.

“Teklif paketinin bir kısmı ise İspanyol modelinin geçici sözleşmelere dayanıyor. İşe alma ve işten atmaları yasa içine alarak, sosyal güvenliği belli işlevler için düzenleyerek, hukuki hiçbir arayışa meydan vermeyecek şekilde düzenlemelere gidiliyor.”

Temer hükümetinin emek reform düzenlemeleri, Ulusal Endüstri Konfederasyonu ve Sao Paulo Endüstriler Federasyonu tarafından da tepki topluyor.

 

 

– Küba’da Cilt Kanseri İçin Tedavi Geliştirildi

10/09/2016 – Direnişteyiz Çeviri Ekibi

Küba’nın cilt kanserinin tedavisine yönelik yeni bir ilaç geliştirdiği ifade ediliyor.

Küba tıbbi araştırma ve sağlık alanlarında dünya lideri olarak çalışmalarını sürdürüyyor. Geçtiğimiz günlerde açıklanan ve Heberferon adı verilen ilacın ise cilt kanseri tedavisine yönelik olduğu ve 20 yıllık araştırmalar ile klinik testler sonucu geliştirildiği kaydediliyor.

CIGB kısaltmasıyla bilinen, Havana merkezli Genetik Mühendislik ve Biyoteknoloji Merkezi’nde yapılan sunumda Kübalı biyologlar ilacı tanıtırken, ilacın İnterferon Alfa ile İnterferon Gamma’nın kombinasyonuyla elde edilmiş emsalsiz bir örnek olduğu ifade ediliyor.

Patojenlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, virüs, bakteri, parazir ve türmör hücreleri gibi yapılara ev sahipliği yapan hücreler, bu oluşumlara tepki olarak interferon adı verilen bir grup protein üretiyor.

Heberferon ise cilt kanseriyle baş etmek için enjekte edilen bir ilaç. Ancak Heberferon’un melanomun tedavisinde başarılı olmadığı ve bu hastalığın en tehlikeli ve işgalci kanser tipi olduğu biliniyor. Heberferon’un ameliyat sonrası yaraları tedavi ettiği de belirtiliyor.

Küba, şimdiden 10 binden daha fazla Heberferon örneği üretmiş durumda. Uzmanlar ise adada, üretimde olan ilaçlar arasında Heberferon’u da kullanmaya hazırlanıyor.

Küba,sağlık alanında dünya çapında birinci olarak geliyor. ABD’nin adaya yönelik yaptırımları ve ekonomik engellerine rağmen, adanın teknolojiye erişiminin bu şekilde kısıtlanması, Küba’nın tıp alanındaki gelişmelerini engellemeyi başaramıyor.

 

 

– YPG’den Açıklama: Ekim Ayında Federal Yapı İlan Edilecek

09/09/2016 – Direnişteyiz Çeviri Ekibi

Reuters’ın haberine göre, Suriye’nin kuzeyinde ‘federal sistemi kuracak meclisin başkanı’ olarak bahsettiği Hediye Yusuf “Federal sistemi kuracak meclisin ekim ayı başında toplanması kararı aldık ve Suriye’nin kuzeyindeki yönetim sistemimizi ilan edeceğiz” dediğini aktardı.

 

Yusuf, kısa süre önce Cerablus’a ‘Fırat Kalkanı’ adıyla operasyon başlatan ve YPG’nin Fırat’ın doğusuna geçmesini isteyen Türkiye’nin kararlarında ne derece etkili olacağınaysa, “Türkiye’nin müdahalesi bizi engellemeyecek” dedi.

Başkent Qamıslo

Habere göre, Suriye’nin kuzeyinde kurulacak ‘federal sistem’in başkenti olacak.

 “Minbic de Federal Sisteme Katılacak”

Ajansa göre, Kürt yetkililer, yeni sistemin şu anki özerk yönetimi hem genişletip hem de derinleştireceği görüşünde; ayrıca daha önce IŞİD’den ele geçirilen bölgelerin de sisteme dahil edilmesi amaçlanıyor.

Yusuf, geçtiğimiz ay YPG’nin öncülüğündeki Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) ele geçirdiği Menbiç’in de federal sistem içinde olacağını söyledi: “Bizim görüşümüze göre… Menbiç halkı federal sisteme katılmak ve kabul etmek için istekli. Menbiç’in federal sistemin sınırları içerisine katılacağına inanıyorum.”

 

 

– Kolombiya Ordusu U’wa’da Okul Bombaladı

08/09/2016 – Direnişteyiz Çeviri Ekibi

Kolombiya’nın Fortul bölgesindeki yerel yetkililer, Kolombiya ordusunun, yerel bir okula 500 metre uzaklıktaki bölgeyi bombaladığını ve binaları tahrip ettiğini açıkladı.

Geçtiğimiz Pazar günü, U’wa’da yerlilerin eğitim gördüğü okula yakın bir bölgenin bombalandığı kaydedildi; bölgedeki sağlık merkezi ve okul binasının hasar gördü; siviller yaralandı.

Saldırının FARC militanlarını hedef aldığı ifade edilirken, Fortul’un Yerli İlişkiler Koordinasyonu, bölgedeki dört ailenin de 500 metre uzaklıktaki saldırının tesiriyle yaralandığını açıkladı.

Saldırıdan sorumlu yetkililere suç duyurusunda bulunulurken, avukat ve aynı zamanda insan hakları aktivisti olan Joel Sierra Foundation, saldırının bölgedeki halkın yerel kültürel aktivitelerini gerçekleştirdiği sırada düzenlendiğini kaydetti. Foundation, “Silahlı bir sorunun, iç savaşın bitirilmesi ve barışın inşaası adı altındaki böyle zamanlarda, böylesi eylemlerin halen gerçekleştiriliyor olması gerçekten acıklı bir durum; Uluslararası İnsan Hakları kurallarını ihlal ediyor,” açıklamasında bulundu.

Militanları hedef alan saldırıya yönelik konuşan yerli yetkililer ise bölgede hiçbir sivil güç unsuru bulunmadığını; bu yaşananların egemenlik haklarını ihlal ettiğini ve bölgede yaşamakta olan en az 500 kişinin hayatını tehlikeye attığını ifade ediyor.

Saldırının gerçekleştirildi U’wa bölgesi ise sermayenin saldırısı altında. Cocuy doğal kaynaklarına yönelik eko-turizm’i dayatan hükümete çağtı yapan U’wa halkı ise bu uygulamadan vazgeçmesi için ve topraklarını korumak için seferber olmuş durumda.

 

 

– FARC:”Tüm demokratik güçleri, Türk işgalinin karşısında durmaya çağırıyoruz”

06/09/2016 – Direnişteyiz Çeviri Ekibi

Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC), Türkiye işgal girişimine tepki göstererek tüm demokratik güçleri işgalin karşısında durmaya çağırdı.

FARC, Cerablus operasyonu ile işgal girişimi başlatan, Mürşitpınar Sınır Kapısının karşısına düşen Kobanê tarafında güvenlik duvarı inşa eden Türkiye’ye tepki göstererek, “Tüm demokratik güçleri, Türk işgalinin karşısında durmaya çağırıyoruz” dedi.

2 Eylül günü, Mürşitpınar Sınır Kapısının karşısına düşen Kobanê tarafında duvar örme girişimi karşı çıkan Kobanêlilere, gaz bombaları ve TOMA’lar ile saldırı gerçekleştirilmişti. Saldırıda iki kişi hayatını kaybetmiş, 80 kişi de yaralanmıştı.

Twitter hesabından “Tüm demokratik güçleri, Türk işgalinin karşısında durmaya çağırıyoruz” diyerek çağrıda bulunan FARC, internet sitesinde de Kobanê’nin Yeniden İnşası Platformu’na ait bildiriyi paylaştı.

FARC açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

 “Kobanê halkına karşı yapılan bu son saldırı, uluslararası topluluk ve barışa ve IŞİD terörünün bitirilmesine destek veren herkes tarafından en sert şekilde kınanmalıdır.

 “Tüm demokratik güçleri, Türk işgalinin karşısında durmaya çağırıyoruz. Türk askeri ve keskin nişancıları, inşa edilen güvenlik duvarını protesto etmek için sınıra akın eden Kobanêli sivillerin karşısına konuşlandırılmış durumda.

“IŞİD’e karşı büyük bir mücadele veren Kobanê halkına, Türk devletinin yaptığı bu son saldırı; uluslararası kuruluşlar, barış isteyen ve IŞİD terörünün bitirilmesi adına destek veren herkes tarafından en sert şekilde kınanmalıdır.”

 

 



Check Also

İrlanda’da / Filistinli ve İrlandalı tutuklular açlık grevine başladı

25 Eylül 2020 Filistinli bir doktor ve anti-emperyalist olan Issam Hijjawi-Bassalat, 24 Ağustos’ta İrlanda Cumhuriyetçi ...

%d blogcu bunu beğendi: